YALNIZ KADININ GEÇMiŞ MUHASEBESi

“Yalnız bir kadın güçlü olabilir miydi? Mutlu olabilir miydi, peki?” Ayşe Kulin’in yeni romanı ‘Handan’ın baş karakterinin meselesi bu.
Bir kadın, hayatını tekrar tekrar sil baştan kurabilir, okulunu bırakıp evlendiği kocası onu terk ettikten sonra yeni bir eğitim ve iş hayatı inşa edebilir, atıldığı bu yeni alanda çok iyi yerlere gelebilir ama bu onu güçlü ve ‘başarılı’ kılar mı bakalım?
Kadın olmanın iki baş koşulunu yerine getirmemiştirki bir kere.
Evliliğini yürütememiştir bir, anne olamamıştır iki.
‘Yalnız kadın’dır yani, adı üstünde. Eksiktir...

KADINLARA ÖZGÜ
Orta yaşa gelmiştir şimdi, dönüp geçmişin muhasebesini yapmanın tam zamanıdır. Bu arada, bu ‘orta yaş muhasebesi’ sadece kadınlara özgü mü? Erkekler hiç gelmiyorlar mı orta yaşa? Yoksa onlar için hiçbir zaman ‘geç’ olmuyor da mı muhasebeye ihtiyaç duymuyorlar? Onlar hep genç, kadınlar sürekli muhasebe halinde.
Neyse, Ayşe Kulin, her ne kadar adını Halide Edib Adıvar’ın romanından alan Handan’a 1910’larda yaşamış adaşından daha mutlu ve umutlu bir son armağan etmeyi deniyorsa da, onun da kurtuluşunu, geç de olsa çocuğa kavuşmasına bağlıyor.
Bu arada ben de romanın ortalarında geç de olsa Handan’ın, Kulin’in bir eşcinsel aşk hikayesini anlattığı ‘Gizli Anların Yolcusu’nun kahramanı İlhami’ye ‘kancayı takan’ ortağı Handan’ın ta kendisi olduğunu fark ediyorum.
Ayşe Kulin, daha önce de ‘Dönüş’ün kahramanı olarak İlhami’nin kızı Derya’yı seçmişti. Bu gerçekten hoş bir fikir. Ben hep bir hikayeyi dinlerken, “Acaba bir de öteki anlatsa nasıl olurdu?” diye merak ederim. Nitekim burada bir romanın yan karakteri diğerinin baş kahramanı oluyor ve biz bu sefer İlhami’nin gözünden son derece yırtıcı ve sevimsiz gördüğümüz Handan’ın yaralarını ve hoş taraflarını görüyoruz.
Sonuçta herkesin anlatılmaya değer bir hikayesi ve anlaşılıp hak verilecek bir tarafı olduğunu hatırlatıyor insana.

GEZİ DE VAR
Ayrıca roman belli bir noktadan sonra Gezi olaylarına bağlanıyor. Amerika’da doğup büyümüş bir genç kız ile ülkesinde olup bitenlere Etiler’deki malikanesinden bakan halası bir gün kendilerini TOMA’ların ortasında bulduğunda neler olduğunu anlatıyor.
Gün gün bir Gezi günlüğü tutmuş oluyor ki, bu da popüler bir romanın içinde önemli.
Bir de eski ve yeni Handan’lar karşılıklı oturup cumhuriyet, kadın hakları ve benzeri konularda didaktik konuşmalar yapmasalardı iyiydi...
Peki baştaki soruya dönersek onun bir cevabı var mı? Öyle görünüyor ki Handan, hayatın anlamını aşkta ve çocukta aramaya devam edecek ama hiç değilse ‘orta yaşlı yalnız bir kadın da olsa’ bulma umudu var, buna da şükür...

LAĞIM KOKUSU EŞLİĞİNDE SİNEMA

Cumartesi gecesi bir kez daha hata edip Beyoğlu Fitaş’da film görmeye gittim. David Fincher’ın ‘Kayıp Kız’ı, “İyi ki kaçırmamışım, geç de olsa görmüşüm” dedirtecek bir gerilim ama ne yazık ki o sinemada değil! Çünkü bu, lağım kokuları ve bunaltıcı sıcak eşliğinde, korkunç bir havasızlıkta filmden ‘keyif almaya’ çalışmak anlamına geliyor.
Kokunun kaynağını çözemedim. Tuvaletler değil, salon kokuyor çünkü. Muhtemelen halledilmeye gerek görülmeyen bir altyapı sorunu.
Sıcak ile havasızlığın kaynağı ise belli; salon dolu olduğu halde havalandırmayı çalıştırmaya gerek görmeyen görevliler. Gerçi bir görevliden söz edebilir miyiz emin değilim çünkü ortalıkta kimse yok... Önündeki kuyrukla baş etmeye çalışan tek bir büfeci var, “Salon 3’te havasızlıktan öleceğiz” diye ona isyan ediyorum, ikinci yarıda havalandırma çalıştırılıyor. Koku baki.
Yazık değil mi, koskoca sinema zincirinin Beyoğlu’ndaki salonlarına gösterdiği ilgisizlik nedir?