Yarım kalmış bir aşk şiiri

‘Kelebeğin Rüyası’nı izlediğimden beri, Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu benimle beraber gittiğim her yere geliyor sanki

Yarım kalmış  bir aşk şiiriEvet, etkileyici bir hikayesi var Yılmaz Erdoğan’ın ‘Kelebeğin Rüyası’nın... Evet, dünya çapında oyunculukları... Hele Kıvanç Tatlıtuğ’la Mert Fırat, ikisi tam da ‘şiir gibi’ oynuyor karşılıklı. Görüntüler müthiş, Gökhan Tiryaki’ye ne desek az. Yedi yıllık emek kendini gösteriyor, her şeyiyle çok özenli, birinci sınıf... Ama asıl önemlisi, bir duygusu var ki filmin, o insanı terk etmiyor sonrasında... Şöyle ki, filmi izlediğimden beri Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu benimle beraber gittiğim her yere geliyor sanki.
Zonguldaklı iki şair, Onur ile Uslu... Hocaları, Behçet Necatigil ki filmde onu da Yılmaz Erdoğan oynamakta. İki arkadaş, iki güzel delikanlı. Hep de öyle kalmışlar, çünkü birinin yaşamı 1920-1942 arasına sıkışmış, diğerinin 1922 -1946... Kelebeğin ömrü kadar... Gencecik yaşta verem alıp götürüyor ikisini de... ‘Kelebeğin Rüyası’ bu iki delikanlının, Turgut Uyar’ın Rüştü Onur’un arkasından dediği gibi “Dünyayı şiirden seven” iki çocuğun hikayesini anlatıyor.
Ama ben bugün Rüştü Onur’dan söz edeceğim daha çok. Çünkü Onur’un mektupları ve şiirleri elimde... Kaynak Yayınları’ndan çıktı, kapağında filmde Onur’u oynayan Mert Fırat’ın duvarlara şiir yazdığı sahne var. Rüştü Onur, hastalığının tedavisi için geldiği İstanbul’da Mediha Sessiz diye bir genç kıza aşık olmuş. Mektuplar ona... Öyle dokunaklı ki... 22 yaşında “Allah nesi varsa esirgemiş benden” diye isyan edip hemen ardından, “Acı patlıcanı kırağı çalar mı hiç?” diye de avutuyor kendini... Sitemleri var, çocukça, aralarındaki uzaklık kırılmalara yol açtığı zaman. Diyor ki: “Mediha Sessiz Hanım her ne kadar Rüştü Onur’a inanmadığını iddia etmişse de, işbu iddianın huzurumuzda kurulan fevkalade mahkemede yalan olduğu anlaşılmağla mumaileyhe ceza olarak uzun mektup yazması tebliğ olunur. Reis: Zeka, Aza: Kalp, Aza: Gönül, Aza: Ruh.”

Naif ve olgun satırlar
“Sana anadan üryan geldim” diye söze başlayıp “Nişanlın, kocan, sevgilin! Sen ne dersen de. Manton, eşarbın gibi senin olan bir şey” diyebilen, sevmekten, birine ait olmaktan korkmanın moda olduğu bir çağda büyüklüğüyle ürküten yüreği var... “Hayat! İki yanı salkım söğütlerle gölgelenmiş namütenahi akan bir nehir. Ben artık yalnız kürek çekmekten usandım. Bana arkadaş olur musun?” gibi naif ve olgun satırları... Bir yandan o küçücük yaşta yaşam nehrinde kendine yoldaş ararken ölümün nefesini de hep hissedişi...
Zaten, okuduğumuz satırlar 1942’ye ait... Aşkın filizlenişi... Nişan, evlilik, Mediha ve Rüştü’nün
15 gün arayla yaşama veda edişi... Hepsi hepsi sekiz ay. 19 Mart 1942’de yazılıyor ilk mektup...
12 Kasım 1942’de ölüyor Mediha...
2 Aralık’ta da Rüştü... Bu kadar.
Bütün gelecek hayalleri, sinemada, tiyatroda, sokakta hep el ele olmak olan, “Benim babam annemle 24 yıldır evli, bir gün bile bıkmadı, ben o babanın oğlu değil miyim?” diyen güzel yürekli çocuk, şu satırları yazıyor: “Bir avuç toprak sana / Bir avuç toprak bana / Dünyada değilse de / Mezarlıkta yan yana.” Mediha’yla Rüştü Ortaköy Mezarlığı’nda yan yana yatarlarmış... Mektubunun birinde güller istiyor mezarına... En çok gülleri seviyor...
Yılmaz Erdoğan, önsözünde “Siz ve biz artık ebediyen akrabayız” diye sesleniyor Rüştü ile Mediha’ya. Ve bu filmi çifte gecikmiş düğün hediyesi olarak sunuyor... Bilmem mutlu olurlar mıydı, 70 yıl sonra insanların aşklarını izleyeceğini bilseler... O aşkı yaşamış olmayı tercih ederlerdi herhalde... Yine de güzel hediye, çok güzel... Bir buket gül gibi... Bir de şiirinden parça yazayım, Zonguldak’a yazdığı bir şiir... Yarım kalmış bir şiir, hayatı gibi:
“Nedense balık yerine / Yıldız yüzer / Bizim sahilde geceleri... / Ve mavnalar körkütük sarhoştur... Ve nedense bu deniz şiiri, / yıldız, balık pulu, yosun / Satılamadığı için bu kasabada / Yarım kalmıştır.”