SANAT DOLU BiR HAFTANIN ARDINDAN

Bu yıl 11’incisi gerçekleşen Comtemporary Istanbul fuarını geride bıraktık. 20 ülkeden 70 galeri ve 520 sanatçının bin 500 eserinin sergilendiği fuarı, 90 bini aşkın kişi gezdi.
“Bir önceki fuarda 100’ü aşkın galeri vardı, bu yıl neden azaldı?” gibi sorular aklınıza gelebilir. Ama ülkenin içinde bulunduğu şartları düşünecek olursak bunun büyük bir başarı olduğunu söyleyebiliriz.

Zekamla döverim

Bu yıl ilk defa açılan koleksiyonerler seçkisinde de, ilgimi çeken Cem Yılmaz’ın koleksiyonuna ait Ron English imzalı ‘Everlast’ isimli tabloydu. Ünlü Amerikan boks eldiven markası Everlast’i beyin şeklinde resmeden sanatçı, bilgi en büyük güçtür ya da zekamla döverim mesajını veriyordu.

Bir ihtimal daha var

Zeren Göktan’ın ‘Bir İhtimal Daha Var’ adlı eseri dünyadaki ve Türkiye’deki kadın şiddetini en lirik ve realist şekilde anlatan eserdi. Hapishanede kadına karşı şiddet suçlarından yatan erkeklerin, içlerindeki vahşeti dindirmek için yaptıkları bir sabır egzersizi sonucunda ortaya çıkan işlemenin QR kodları şu an Türkiye’de öldürülen kadın sayısının güncel halini gösteriyordu.

Bu eser, sanatın insanın içindeki estetik duygusunu yüceltmesinin yanı sıra duyarsızlaştığımız noktalarda bizi silkeleme günü olduğunu da gösteriyor.

Sanat giyilebilir mi?

SANAT DOLU BiR HAFTANIN ARDINDAN

Türkiye’nin ilk giyilebilir eserler yapan sanatçısı Başak Cankeş de fuarın en ilgi çeken isimlerinden biri oldu.

Dali’nin hayat arkadaşı ve en büyük aşkı Gala’nın sürreal minyatürler vasıtasıyla Harem’e girişini hayal eden Cankeş, ‘Gala’nın Hareme Girişi’ (Entrada De Gala En el Haren) ismini verdiği koleksiyonu, geleneksel Türk yorganlarının üzerinde sergilenen tablolar, Mercedes Benz Fashion Week Istanbul’da gerçekleşen Bashaques ikbahar/yaz 2017 koleksiyonun sunumundan parçalardı.

“Dali Osmanlı İmparatorluğu’nda evrilseydi nasıl olurdu?”, “Sürreal minyatür kavramsallaştırabilir mi?”, “Minyatür sanatı sürreal olabilir mi?” ve “Ya sanatla moda
arasında seçim yapmak zorunda değilsem?”in peşinden koşan sanatçının kafasındaki sorular bitmesin diyorum.

Çünkü bu sorular var oldukça yaratım süreci alevleniyor.

‘İSİMSİZ YILDIZ’

Mihail Sebastian’ın 1944’de yazdığı ‘İsimsiz Yıldız’, aşkla para arasında seçim yapmak zorunda olan bir kadının, mutsuz ve en iyi arkadaşı mücevherler olan Mona ile günümüz ‘Issız Adamları’na çok uzak olan saf ve iyi niyetli öğretmen Marin’in tek gecelik aşkını anlatıyor.

Aradan bir asıra yakın zaman geçse de hikayeler değişmiyor. Hani hepimiz bir önceki nesle özeniyoruz ya. Aslında ego, hırs ve sahtekarlık bizim doğamızda var. Bir gecelik de olsa bir aşk ya da arkadaşlık kırıntısı, sahte pırıltılar arasında boğulduğumuz hayatın teneffüsleri oluyor.

Toplum olarak iç sıkıntısını üzerimizden atamadığımız ve ne yaparsak yapalım sosyal medyaya bağımlı yaşadığımız bugünlerde beni telefonumdan uzak tuttukları, zamanı unutturdukları için öncelikle oyunun yönetmeni Kayhan Yıldızoğlu’na, elini taşın altına koyma cesaretine gösteren yapımcı Tuba Ünsal’a ve tüm ekibe teşekkürler.

Yıldızoğlu’nun dekor ve sahnelemesi, sahnede sürekli girişlerin çıkışların olması oyuna dinamizm verirken, Ünsal’ın dekorla taban tabana zıt parlaklıktaki kostümü, oyunun dramatik yönünü güçlendiriyordu.

Not: Oyuna giderken Tuba Ünsal’ın popüler bir figür olmasından dolayı, oyuna odaklanmamı etkileyeceğine dair önyargılarım vardı. Oyunun 10’uncu dakikasından sonra Ünsal sahneden gitti ve beni Mona ve kasaba sakinleriyle baş başa bıraktı.