MERCEK

Parayla alınamaz... Herkesin olamaz... Servetin en büyüğü...
Uğruna bazen servetlerden vazgeçebilmeyi talep eder. Ona bir ömür dikkat ve özen adamak gerekir.
‘İtibar’dan bahsediyorum.
Para kazanabilir, inanılmaz güç sahibi olabilirsiniz. Ama hak etmeden kolay kolay itibar sahibi olamazsınız. O nedenle itibar sahibi, haklı ün sahibi, varlığıyla bu dünyaya ciddi anlamda değer katmış insanlara çok saygı duyarım.
Geçtiğimiz hafta sonu ‘Hocaların Hocası’ diye adlandırılan Prof. Dr. Erdoğan Alkin’i anma törenindeydim. Geçen yıl ani bir şekilde kaybetmiştik. Oğullarından Prof. Emre Alkin’le yeni arkadaş olmuştuk, daha Erdoğan Bey’le tanışmaya fırsatım olmadan bir akşam hastaneye kaldırıldı... Ve oradan çıkamadı...
Erdoğan Alkin, en az beş nesile ekonomi öğretmiş bir hoca. Sadece hoca değil, onlarca enstrüman çalabilen bir müzisyen, şair. Öğrencileri, cumhurbaşkanlığından milletvekilliğine bu devletin her kademesinde görev yapmış isimler. Yıllarca gazete köşelerinden de ekonomi yorumlarını takip ettiğimiz Erdoğan Hoca’yı bir yıl boyunca ailesi ve arkadaşlarından o kadar çok dinledim ki. İnternet ve bilgisayarların olmadığı, araştırmaların yıllar sürdüğü, doktora tezlerinin daktilolarda binlerce zorlukla yazıldığı o yıllarda özverinin, tevazunun, azla yetinmenin ve düşünceye saygının ön planda olduğu bir yaşam iklimi varmış İstanbul Üniversitesi’nde. 1936’da Hitler’den kaçan Alman hocaların kurduğu İktisat Fakültesi’nin efsane hocalarından biri Alkin. Ne tesadüf ki doğum yılı da 1936.
Anma töreninde düşündüm, izlediği yerde ne mutludur diye. Zira bu kadar dostun, bu kadar sitayişle sizi anmasından, böyle itibardan değerli ne olabilir? Ben de bu dünyaya veda ettiğim zaman geride çok değer ve iz bırakabilmiş olmayı diledim içimden.

İLHAM

‘KÖTÜLÜK’ YAPMA, iYiLiĞiNDEN MAHRUM ET...

Şakalaşma ve mizah deyince... Erdoğan Hoca için bir parantez açmak lazım. Anma töreninde herkes ama herkes hocanın muzipliğinden dem vurdu. Biricik eşi Mohan’a yaptığı şakalardan tutun da, profesör arkadaşlarına tertiplediklerine kadar...
Bir de... Daimi iyimserliğinden bahsetti herkes. 2001 krizindeki devalüasyona bile ‘daha kötüsü olmadığı için’ iyi diyen bir hocaymış Alkin.
Şu sözleri de belki güncel sorunlarımız için moral verici olur:
“Bak evladım... Memleketlerin tarihleri çok uzundur. Dolayısıyla toptam iyimserlik ve toptan kötümserlik teorik olmadığı gibi, pratik olarak da bir anlam taşımaz. Ama ille de birini seçmen gerekirse, iyimser olanı tercih etmelisin. Çünkü önünde sonunda işler iyiye
gider.’’
Güncel deyince...
Anma akşamı fakültenin eski dekanı Esfender Korkmaz Hoca bir küçük anektod paylaştı; çok etkilendim. Onunla bitireyim...
Esfender Hoca, üniversitenin bir yöneticisine öfkelenmiş. “Yaa Erdoğan Abii. Çok
öfkeliyim. Bu adama ben bir şey yapmalıyım, ama ne?’’ diye sormuş.
Erdoğan Hoca da: “Sakın haa! Sana hiç yakışmaz. Asla kötülük yapma. İlle de bir şey yapmak istiyorsan, onu iyiliğinden mahrum et’’ demiş.
Yoruma gerek bile yok herhalde, değil mi?

CIMBIZ

DÖRT BİR TARAF...

Fakültede omuz omuza çalıştığı isimler arasında bir tarafta sağ görüşün temsilcilerinden Nevzat Yalçıntaş, Amiran Kurtkan Bilgiseven, Turan Yazgan, Mükerrem Hiç, Tunca Toskay, Mithat Melen, Münir Kutluata, Enis Öksüz...
Diğer tarata sol görüşten İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Erol Manisalı, Yüksel Ülken. Bir alt jenerasyon Toktamış Ateş, Abdullah Gül, Ufuk Uras...
Ve daha sonra Numan Kurtulmuş. Bu isimler çok farklı görüşleri temsil etmelerine rağmen, akademik çatı altında birlikte ne büyük uyum içinde fikir yarıştırmış ve birbirlerini beslemişler. Dolayısıyla öğrencilerini...
Hatta Türkiye’nin içinden geçtiği en gergin dönemlerde öğrenci liderlerini teskin etmişler. Hepsi savundukları görüşler konusunda çok iddialı, siyasi yönü kuvvetli isimler.
Aynı anma töreninde Nevzat Yalçıntaş ve Erol Manisalı’nın Erdoğan Hoca için anılarını kah gülerek kah gözleri nemlenerek keyifle anlattıkları salonda, içim hem sevinç, hem hüzüne doldu. Günümüz Türkiye siyaseti kavganın, küfrün, bel altı vurmanın arenası olmuşken, bu isimlerin on yıllarca süren dostlukları, muhabbetleri ve vefaları kalbimin bir yerini sızlattı.
Bugün, bizden farklı düşüncedeki herhangi bir kişiyle makul bir siyasi tartışma neredeyse mümkün değil. O zamanki fakültenin profesörleri ise vakitlerini muhabbet içinde tartışıp hatta şakalaşarak geçiriyorlarmış. Şu an öyle bir tablo ne uzak görünüyor, değil mi?
Mizahın, şakalaşmanın, entelektüel seviyede siyasi tartışmanın, toleransın bittiği, bunların yerini küfürün aldığı ortam insanı yakın gelecek için umutsuzluğa sürüklüyor.
Ne yazık...