Geçen hafta Kapadokya’ya gittim. Böyle mucizeye tanıklık ettiğim topraklarda Allah’tan tek dileğim; bana mucizevi bir güç vermesi ve bir yumrukta ülkeyi düşmanlardan temizle- yebilmek!
Düşman dediğim, öyle ilkokulda kafamıza vura vura öğrettikleri ‘dış güçler’ değil tabii ki.
Gerçek düşman dışarıda değil ki içimizde, kendimiziz hatta...
Mesela ilk yumruğu Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne sallamak istiyorum. (Yanlış anlama olmasın, bu yumruk masaya vurmak, karşındakini kendisine getirmek anlamında...)
Uzun zamandır Müzeler Müdürlüğü’ne gıcığım.
Belki Topkapı Sarayı’nda bulunan 3. Selim’in tahtını lojmanına taşıtan müdürü Yusuf Benli’den, belki Yerebatan Sarnıcı’nın içine bir sokak büfesi yerleştirmekten çekinmeyen zihniyetinden, belki Çingene Kızı’nın yeni bulunan arkadaşlarının üzerinde ayakkabıyla yürüyen yöneticilere göz yummasından, belki Mevlana Müzesi’nde hoşgörünün suyunu çıkarıp yer oklarını bile ters yerleştiren vurdumduymazlığından beri...
Bilmiyorum işte, aslında hepsinden dolayı gıcığım galiba ama bu yumruk kısmına, Göreme Açıkhava Müzesi’nde geldim.
Dünyanın kıytırık bir ülkesinde bile tüm ülkenin seferber olup, koruyup kollayacağından emin olduğum neredeyse insanlık kadar eski bir tarihin yatmakta olduğu alanda kapılara nal kadar ‘Fotoğraf çekmek fresklere zarar verdiği için yasaktır’ ibaresine rağmen içeride şak şuk fotoğraf çekenlerin neden engellenmediği soruma şu cevabı aldım:
“Hanımefendi dikkat edin kapıda, içeride kısa süreli kalınacağına dair de uyarı var. Çünkü insan sesi bu yapılara zarar veriyor. Ama kim kontrol edecek?
İçeride bağırış çağırış sohbet eden, selfie çekme derdine düşene müdahale edecek kimse yok ki burada. Tuvalete gitsem yerime bakacak biri bile yok. Allah’a emanetiz. Yukarıdaki manastırlara çıkmak için merdivenleri bile Nevşehir Müze Müdürü Murat Ertuğrul kendi çabasıyla yaptırdı.
Daha önce burası engebeli yoldu ve her gün insanlar düşüp yaralanıyordu.
Ambulansların biri gelip biri gidiyordu. Şimdi en azından o engellendi. Ödenek yok, ilgi yok.”
Ben yumruğumu sıkmış sinirden köpürürken, görevli ağlamaklıydı..

BİR MASALIN İÇİNDE

60 milyon yıllık tarihe sahip Kapadokya’da olmak benim için bir masalın içinde olmakla eş anlamlı... Ancak bu gidişimde Ürgüp’te o masalın kahramanı olunabilecek bir otelde kaldım: Sacred House/Kutsal İlham.
250 yıllık konak bugün bir müzeye rakip olabilecek kadar tarihi eser barındırıyor içinde.
Daha avluya adımınızı attığınız an mistik bir dünyanın içindesiniz. Etrafınız lahitler, tablolar, antika mobilyalar... Kütüphane dünya üzerinde ender bulunan bir koleksiyon...
Nietche’den Sartre’a, Camus’den Blake’e kadar dünyanın sayılı düşünürlerinin ‘first edition’ yani ilk basım kitapları... Etrafta antik dönem ve Rönesansı çağrıştıran otelin ruhuna uygun heykeller ki, bunlar aynı zamanda otelin sahibi de olan Turan Gülcüoğlu’nun eserleri.
Avluda, restoranda ve her birinin farklı bir ismi, hikayesi ve dekorasyonu olan 21 odada ruhu besleyen müzikler...
Ortam loş ama çok hoş.
Müzedeymiş gibi her bir odada dakikalarca kalıp tarihini dinleyerek gezdim oteli.
“İlla ki gidin, siz de kalın” demiyorum ama Kapadokya’ya gidince bu oteli görmeden, avlusunda bir kahve içmeden sakın dönmeyin diyorum.