Dehaymış, sürgünmüş... Boşversenize!

Öncelikle şunu söyleyeyim; muhafazakâr değilim. Ahlakçı hiç değilim.
Ama kimse kusura bakmasın, geçtiğimiz hafta yakalanıp tutuklanan 76 yaşındaki Roman Polanski’nin cezaevini boylaması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü tecavüzün muhafazakâr veya ahlakçı olmak ya da olmamakla hiçbir ilgisi yok.
Tecavüz tecavüzdür.
Kategoriler dışıdır.
Bana göre birini öldürmekten bile beter bir suçtur. Çünkü tecavüz edilen kişi o anda ölüyor aslında ve uzun yıllar boyunca olayın yarattığı cehennemde yaşıyor.
Ki Polanski’nin tecavüzü daha da aşağılık.

Dehaymış, sürgünmüş... Boşversenizeİpekçi ve Dorsay’a ne demeli?

Polanski 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etti.
32 yıl boyunca kaçıp gittiği, ona kucak açan Fransa’da “sürgün hayatı” yaşadı. Buna sürgün denebilirse... Avrupa’da çok sayıda evi vardı, yönetmen olarak çalışmaya devam etti, evlenip iki çocuk sahibi oldu, hatta Oscar bile kazandı. Tabii yazık ona, ABD’ye hiç dönemedi.
Fransız basını şimdi Polanski’yi “Paragöz Amerikalı anne ile reklamını yapma peşinde olan bir yargıcın kurbanı” olarak tanımlıyor. Önceden Polanski’yle tanışma fırsatı bulmuş Huffington Post yazarı Joan Z. Shore onun “ağırbaşlılığından ve zekâsından etkilendiğini” söylüyor ve devam ediyor: “Polanski’nin ‘baştan çıkardığı’ 13 yaşındaki model, kızının filmlerde oynamasını isteyen annesi tarafından onun kucağına atıldı. Polanski, medya tarafından şeytan gibi gösterildi, mahkum edildi ve ağır cezadan korktuğu için kaçmak zorunda kaldı.“
Öyle uzaklara gitmeyelim. Bizim sinema camiasından da Polanski’yi destekleyenler oldu. Yönetmen Handan İpekçi, “30 yıl büyük bir zaman. Gönlüm bırakılmasından yana” derken, Atilla Dorsay şöyle yazdı: “O, zaten her şeye kavuştuğu ikinci vatanı ABD’yi terk ederek, hatta aldığı Oscar ödülünü bile kucaklamaya gidemeden ve o sanatçı ruhunda yeterince azap çekerek cezasını ödemedi mi? Ayrıca belki tek gerçek sevgilisi olan Sharon Tate’in karnında taşıdığı bebeğiyle birlikte Manson çetesinin kanlı cinayetlerine kurban gitmesi de bir ilahi ceza sayılmaz mıydı?”
Bandı başa saralım ve şu olayı bir kez daha hatırlayalım.
1977’de 40’larındaki Polanski 13 yaşındaki kızı, Fransız Vogue’u için fotoğraflarını çekmek üzere Jack Nicholson’ın Mulholland Drive’daki evine götürüyor. Kıza şampanya, ardından da uyuşturucu bir hap içiriyor. Kızı jakuziye sokuyor, kız eve gitmek istediğini söylüyor. Kızı zorla öpüyor, kız “Hayır” diyor. Kıza zorla oral seks yapıyor, kız “Hayır” diyor. Kızla zorla ilişkiye giriyor, kız “Hayır” diyor. Kıza anal seks yapıyor, kız “Hayır” diyor.
Ve Polanski bütün bunları yaptığını itiraf ediyor.

Kızınızın başına gelse?

Polanski’nin annesi toplama kampında öldüğü için üzgünüm. Karısı ve doğmamış çocuğu cinayete kurban gittiği için üzgünüm.
Ama şimdi kalkıp ona 30 yıl memleketinden ayrı kaldı, kışları Paris’te yazları Fransız Rivierası’nda demlendi diye üzülecek halimiz yok herhalde.
Ben üzülmüyorum ama Hollywood yasta. Natalie Portman’dan Tilde Swinton’a, Almodovar’dan Wes Anderson’a sektörün lider yönetmenleri ve oyuncuları Polanski’nin serbest bırakılmasını talep eden dilekçeye imza attılar.
Neymiş? Polanski gelmiş geçmiş en yetenekli yönetmenlerdenmiş.
Neymiş? Polanski bir dehaymış.
Neymiş? Karısını zaten trajik bir şekilde kaybederek ve 30 yıl ülkesinden ayrı kalarak cezasını çekmiş. Zaten ilahi adalet yerini bulmuş. Biz dünyevi adaleti hedefleyelim de işin ilahi yanını ilahi güçlere bırakalım.
Bunların hiçbiri yaptığını haklı çıkarmıyor.
Ve hayatta hakikaten bazı şeylerin telafisi olmuyor. Olmamalı.
Ayrıca, aynı şeyin kendi kızınızın başına geldiğini düşünün. Bir kız annesi veya babası “Adam çekmiş cezasını” diyebilir mi?
İnanılır gibi değil ama Atilla Dorsay demiş valla.