‘The White Queen’, İngiltere tarihine damgasını vurmuş ‘Güller Savaşı’nı anlatıyor. İddialı bir prodüksiyonu olmayan dizi, hızlı temposuyla kendini izlettiriyor

‘GÜLLER SAVAŞI’NDA BiR KRALiÇE

Ekranlarda Ortaçağ dönemini anlatan bir yapım kalmadı. ‘Merlin’ ve zoraki de olsa ‘The Borgias’, final yaptı. ‘Camelot’, iş görmedi ve hayali tarihin dizisi ‘Game of Thrones’, ara verdi. Bu boşluğa son verense, Philippa Gregory’nin aynı isimli roman serisinden uyarlanan ‘The White Queen’i oldu. BBC One’da yayınlanan ilk bölümünü 5 milyon kişinin izlediği dizi, İngiltere tarihinde önemli yer tutan ‘Güller Savaşı’nı konu alıyor. Savaşın tarafları; ambleminde beyaz gül olan York ve kırmızı gül olan Lancaster aileleri... Bu işaretler, 30 yıl süren taht kavgasına ismini vermiş ve Tudor Hanedanı’nın doğmasına sebep olmuş.

3 kadının taht kavgası
Dizi, savaşta kocasını kaybeden Elizabeth’in rüyasıyla başlıyor. Gördüğü kâbustan sonra iki oğluyla Kral IV. Edward’ın karşısına dikilen kadın, hakkı olan ama gasp edilen topraklarının peşinde. Kral, genç kadına topraklarla birlikte kalbini de veriyor ve düşman da olsalar, onu kraliçesi yapıyor. Fakat bu durum, kendisini Fransız prensesiyle evlendirmek isteyen kuzeni Lord Warwick ve kardeşi George’un ayaklanmasına yol açıyor. Hikayenin bundan sonrası tahtın ve insanların sürekli saf değiştirmesinden ibaret.
Beyaz Kraliçe Elizabeth’in dışında, oğlunu kral yapmakla kafayı bozmuş Margaret Beaufort’un entrikalarına tanık oluyoruz. ‘The Tudors’da izlediğimiz Kral Henry’nin babasını 9 yaşındaki haliyle görmek oldukça ilginç geldi bana. Margaret’in anne hisleriyle oğlunun taht şansını canlı tutmak için yaptıklarının yanında, bizim Mahidevran, ‘hanım kız’ sevimliliğiyle kalıyor onu söyleyeyim.
İktidar için gözünü karartan kralın küçük kardeşi Richard’a sevdalı Anne Neville ise, ilk 5 bölüm sonunda babası tarafından kullanılan, şimdilik etkisiz eleman durumunda. Ama en kısa zamanda bu kavgaya ortak olacağı şüphe götürmez.
Erkek egemenliğinin olduğu bir dünyada bu üç kadının dışında Elizabeth’in annesi Jacquetta, tahttan indirilen deli kralın karısı Margaret de Anjou da tarihe olduğu kadar diziye de damgasını vuruyorlar.
Öncelikle şunu belirtelim; ‘The White Queen’ hikayesini baş döndürücü bir hızla anlatıyor. Öyle ki, ilk
5 bölümde taht birçok defa Edward, deli Kral Henry ve George arasında gidip geldi. Açıkçası bu durum kafa karıştırmakla birlikte, heyecanın eksik olmamasına da sebep oluyor. Kanalın henüz 2. sezon onayı vermemesi ve hızlı anlatım tarzı 10 bölüm sürecek ‘The White Queen’in mini dizi olarak kalacağını düşünmeme
yol açtı.

Jeremy Irons’un oğlu Max
Oyuncu kadrosuna gelirsek; Elizabeth’i canlandıran İsveçli aktris Rebecca Ferguson ve annesine hayat veren veteran oyuncu Janet McTeer’in yanı sıra, Margaret Beaufort rolüyle Amanda Hale, dizide dikkat çeken oyuncular. Kralı canlandıran Max Irons ise, vasatın altında kalmış. Babası Jeremy Irons’ın genlerinden pek bir şey almamış gibi. Ayrıca ‘The Borgias’tan David Oakes ve ‘The Tudors’dan James Frain’i görmek beni mutlu etti doğrusu.
Dizinin kostümleriyse çok başarılı. Fakat Amerikan yapımlarının büyük prodüksiyonlarını beklerseniz tatmin olmazsınız. ‘The Tudors’un öncesini anlatan dizi, o ihtişamdan uzak. Bu dizilerin olmazsa olmazı entrikalarsa zekadan çok, evlenmeler, gayrimeşru çocuklar üzerine kurulu. Soylular ne kadar
erkek evlat sahibi olma gayretindelerse, avam takımı da o kadar kız çocuk peşinde. Çünkü gücü, yapılan evlilikler belirliyor. Hikayede biraz da büyü var. Elizabeth ve annesi,
geleceği görebiliyor ve sihir yapabiliyorlar. Bu da diziye ayrı bir tat
katmış.
Türü sevenlerin ‘The White Queen’i sıkılmadan izleyeceklerini düşünüyorum. Özellikle durgun olan yaz sezonunda şans verilebilir.

DİZİNİN KÜNYESİ
Rebecca Ferguson (Elizabeth Woodville)
Janet McTeer (Jacguetta)
Max Irons (Kral Edward)
Amanda Hale (Leydi Margaret)

www.twitter.com/nevzatakdere