'Kaşar'ı bırak çocuğa bak

“Çekirdekleri alıp, koşun kızlar kavga başladı” diyen mahalle dedikoducusu teyzelere benziyor halimiz bazen...
Kaan Tangöze’nin şimdiki eşi Kıvılcım Ural, eski eşi Seçkin Piriler’e ‘Eski kaşar’ demiş, bunun üzerine de hakaret davası açılmış ya, atladık haberin üzerine.
Herkes ‘eski kaşar’ tanımlaması üzerinden gördü haberi, yedi yaşında bir çocuğu ıskalayarak.
Mesajdaki iddia ne? Annesinin evden kovduğu yedi yaşındaki bir çocuk.
Kimsenin umurunda olmadı işin bu boyutu...
Bizim mesleğimiz insandan yana durmayı gerektirir oysa.
Ama biz gazeteci değil de, mandıra sahibiymişiz gibi atladık ‘eski kaşar’ lafının üzerine, tepindikçe tepindik.
Türkiye’de boşanmış ama birbiriyle derdi bitmemiş bir sürü eski karı-koca, anne ve baba olduklarını unutup, çocukları üzerinden hesaplaşmaya devam ediyor.
Ünsüzlerden haberimiz olmuyor, ünlüde de asıl üzerinde durmamız gereken noktayı atladık hep beraber.
Umarım davayı açan Savcı, Piriler’e “Gerçekten oğlunuzu evden mi kovdunuz?” diye sormuştur.
Umarım, Piriler, Ural’ın yargılanması için çalışırken, annelik davranışlarının sorgulanır hale geldiğini de fark etmiştir.
Sadece kendi çocuklarımızı değil, tüm çocukları sevmeyi başardığımız gün, ‘eski kaşar’ ya da ‘beyaz peynir’ gibi hakaretlere değil, gerçek drama bakmayı öğreneceğiz inşallah...

Kaptan Amerika’da doğmuş olsaydı

“İbrahim Tatlıses Şanlıurfa’da değil de İtalya’da doğmuş olsaydı, Pavarotti olurdu” lafını çok duymuştum geçmişte.“İbrahim Tatlıses Şanlıurfa’da değil de İtalya’da doğmuş olsaydı, Pavarotti olurdu” lafını çok duymuştum geçmişte.Tatlıses ne olurdu bilmem ama bize büyük bir gurur yaşatan Filenin Sultanları’nın kaptanı Eda Erdem Dündar çok şey olurdu.Mesela, ‘En Değerli Oyuncu’, ‘En İyi Blok Yapan Oyuncu’ gibi unvanları taşımasına rağmen, Türkiye’de üniversite bursu kesilmiş biri kaptan...ABD’de doğmuş olsaydı, ülkenin en iyi üniversiteleri kapısında sıraya girerdi, “Gel bizim öğrencimiz ol” diye.Durduk yere bakmadım Dündar’ın eğitim durumuna, İngilizce röportajlarından yola çıkarak araştırdım.Neredeyse her yerde voleybol kariyerinden söz edilmiş, bir de kiminle evli olduğundan ama kalan kısımlar bomboş.Mesela bir yerde, “Voleybolumuzun unutulmaz ismi Cengiz Göllü’nün yetiştirdiği sporculardan birisidir” diye bir cümle okudum ama o kadar aramama rağmen, detay bulmak mümkün olmadı.Sonuç mu? Sahip olduğumuz değerlerin ne değerini tam olarak biliyoruz ne de gerçekten onları layıkıyla tanıtabiliyoruz.Güzel kadın fotoğrafı yanına, biraz da voleybol bilgisi eklendin mi oldu, bitti sanıyoruz ama bitmiyor aslında...

Anne olmak ya da olamamak

Billur Kalkavan’ın “Anne olmak çok matah bir şey değil” sözlerini tartışıyoruz, iki gündür.
Oysa anne olmak ne demek, onu tartışmamız lazım önce.
Doğurmuş, doğurduğu bebeği emzirmiş olsa bile herkes hak etmez anne sıfatını...
Mesela töre gereği kızı katledileceği zaman, kocasının önüne atlamayan, oğlunu durdurmayan, kızını kurtarmak ya da onunla beraber ölmek yerine, çığlıklarını bastırmak için televizyonun sesini açan bir kadın yaşıyor bu ülkede.
Dilim varmıyor anne demeye... Bu örnek çok uç değil mi?
Gelin gittiği evde şiddet gördüğü için baba evine dönmek isteyen kızına, “Mahalleli ne der?” diye kapıları kapatan evlerdeki kadın nasıl anne diye tanımlanır?
Kararları veren babalar, “Sen neden kadınlara fatura kesiyorsun?” diyenler çıkacaktır muhakkak.
Kimse kusura bakmasın, evladını kendi düzeninden, kendi yaşamından daha üstün tutmadıkça anne denilebilir mi doğum yapan her kadına?
İster kızı olsun ister oğlu, daha uç, daha kötü, başka örnekler de yazabilirim buraya ama mesele anne olma lafını doğru bir zemine oturtmak.
İnsanın ne kadar anne ya da ne kadar baba olduğu, olabildiği, evladı için hiç şikayet etmeden yapabildiği fedakârlık, vazgeçebildikleri, yaşarken attığı her adımı büyüdüğünde evladına açıklamayı göze almasıyla ölçülmeli.
Ne bir kadını hamile bırakmış olmak ne de bir tek hücrenin bölüne bölüne çok hücreli beden haline gelişine ev sahipliği yapmak yeter anne olmaya.

STEVE JOBS’UN AZ BİLİNEN HALLERİ

Tüm dünyada adına en çok övgü dizilen adamların başında gelir herhalde Steve Jobs...
Ölümünün ardından bir sürü belgesel hazırlandı, birinde, yanında çalışan orta kademe yöneticilerden birinin “Onunla aynı asansöre binmektense merdiven çıkmayı tercih ediyordum” sözleri kalmıştı aklımda.
Bu hafta başka şeyler de öğrendim hakkında.
Mesela daha yolun başında, Atari firması için geliştirdikleri bir entegre sistem için 5 bin dolar almasına karşın, en yakın arkadaşına “Bin 500 dolar aldık” deyip, 750 dolarlık bir çek kesmeye kalkmış.
Sonra hayatına giren en özel kadın ve kızının annesine yaptıkları...
Şirketleri halka açılıp, serveti
10 milyon dolar’dan 200 milyon dolar’a çıktığında, mahkemeye başvurup kızının kendisinden olmadığını iddia edebilmiş.
Ardından, DNA testiyle tescillenmiş kızının babası olduğu.
Çok başarılı bir pazarlamacı, dünyanın alışkanlıklarını değiştiren bir adam olduğu doğru da, Jobs, kusursuz değil hatta çoğumuzdan daha fazla kusuru olan bir adamdı.
Onun hakkında yazılmış övgü dolu milyonlarca makalenin olduğu bir dünyada, bu da bir köşede kalsın diye yazmak istedim...

Trafiğimiz batsın

Yine aynısı oldu işte...
Okulların açıldığı gün, eğitime dair tek bir kelime konuşmadık.
Ne birleştirilmiş sınıflar, ne boş kontenjanlar, ne öğretemediğimiz yabancı dil ne de başkası...
Varsa, yoksa, İstanbul trafiğinde son durum haberi geçti tüm kanallar.
Demek ki bu memlekette eğitim ve ondan kaynaklı tek bir problem yokmuş.
Bravo bize, hepimize...