BİR BALIK ADRESİ: THERAPİAİstanbul’da balık azaldıkça, su ürünleri satan mekan sayısı artıyor. Zira yeni bir ihracat yolu açıldı. Bir süredir Afrika, Asya ile Avrupa’dan, balıklar ve deniz mahsulleri ülkemize gelmeye başladı. Anlamayana Boğaz’ın, Ege’nin diye sunuluyor bir kısım lokantalarda... Ve maalesef bunlar tüketiliyor. İnşallah bunların menşeini de açıkça söylerler.
BİR BALIK ADRESİ: THERAPİAŞimdi gelelim bugünkü yazımıza. Mesleki deneyim açısından tarihi oldukça eskiye dayanan ve artık gitmesi de zahmetli olmayan bir mekandan bahsedeceğim sizlere. Therapia, 2009’dan beri bir aile işletmesi. Önce baba Alim Aslan, şimdi de oğlu İlker bu işi götürüyor. Yıllar önce gittiğimde beni kalbimden vuran, duvardaki dev ekranda gördüğüm eski İstanbul manzaraları olmuştu. Hem milli balıklarımız hamsi ve istavriti yemiş hem de tarihi Moda iskelesini, her gün daha özlediğimiz büyük Atatürk’ün Moda Deniz Kulübü önünde sandalda kürek çekerken ki resmini izleme şansı bulmuştum. Denize baktığımda ise en çok dikkatimi çeken İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’le birleştiği noktanın açık havalarda net olarak görülmesiydi. Şimdilerde İlker’in yaptığı yeniliklerden biri dekorasyonu değiştirmek olmuş ve ekranı kaldırmış. Bununla yetinmemiş, ikinci mesleği olan kreatif reklamcılığı kullanarak, Atatürk Havalimanı’nın salonlarına koydurduğu, misafir bekleyen cam kulübeleriyle ciddi yeni bir müdavim kitlesi yaratmış.
Labaratuvar kadar temiz
Alim Bey’le sohbetimiz eskiye dayanıyor. Tarabya’daki işletmeciliğini yaptığı balık lokantasındaki canlı balıkları, tavernaları ve de en önemlisi balık yeme kültürünün, hafta sonları ve tatil dönemleri ailece yapılmasını ikimiz de özlemişiz. Siz otururken balıkçının yengeçlerle, lüferlerle ve uskumrularla gelmesini de tabi... Aslında bu tip yazılarımda hep sevgili Süreyya Üzmez’i anıyorum.
Şimdi gelelim biz şefler Halil İbrahim Çebi ve Turgut Yıldız yönetimindeki bir laboratuvar kadar temiz mutfakta çıkan, buzlu su içinde saklı günlük mezelere... Mutfağa inen ve misafirlerin de arzu ederlerse götürüldüğü beyaz mermer merdivenler de dikkatimden kaçmadı. Masaya oturur oturmaz gelen ve İlker’in yaptığı lakerda nefisti. Narlı maydanoz salatasının sosunu başarılı buldum. Köz patlıcan ve az tuzlu, yeni yapılmış tarama ile bu bölümü kapamış olduk.
Hataya düşmeyin
Arkasından şef Turgut’un ısrarı ile üçer kaşık balık çorbası tattık, ara sıcaklardan isterseniz minik minik alabiliyorsunuz ve sırayla getiriyorlar. Bu grupta kalamar tava, tereyağında yerli karides ve ahtapot ızgara şeflerinin spesiyallerindendi. Levrek külbastıyı da dayanamayıp yiyince arkasından tabiatıyla balık yiyemedik. Sonuç her zamankinin aynısı oldu, aklım fena halde kavurmada ve lüferlerde kaldı. Siz siz olun balık lokantasına gittiğinizde benim düştüğüm bu hataya düşüp, önden çok şey yiyip sonra da balıklara yer ayırmamazlık etmeyin.
Tatlılardan kestaneli sufle değişik bir tattı, kabak tatlısı ise nefisti. Bunların yanında yeni usul baklava da geldi. Eskiden sormadan tahin helvası gelirdi, şimdiyse yerine Gaziantep’ten günlük gelen baklava almış durumda. Gördüğüm turist gruplarından en hoşuma gideninin bir kısmının Avrupalı olmasıydı. Galiba özlemişiz böyle bir turist kitlesini, Körfez ülkelerinin veya Uzak Doğulu misafirin yanında onları da görebilmeyi. Hasılı, erken saatte, iyi havada gidip, orta bölüme oturup, Karadeniz’i izleyerek, balığınızı yiyin derim.