Benim için İstanbul’dan sonra dünyanın en güzel, en görülesi ve her unsuruyla en çekici şehri, Paris olmuştur. Gerek gençken eğitimimin bir kısmını
orada tamamlamış olmamdan gerekse ömrüm boyunca defalarca iş ya da tatil için her bulduğum fırsatta gidip, hep mutlu döndüğümden olsa, Paris benim için hep vazgeçilmez bir destinasyondur.
Tabii, İstanbul gibi her mevsim gidilebilecek bir şehir değil; zira kışları ayaz gibi bir soğuğu vardır. Yazları da aşırı nemli ve sıcak olur. Bu yüzden ya sonbaharda ya da ilkbaharda gidin derim.
Biz de ekimin son haftası için bir plan yaptık ve hava da izin verdi de sokaklarda çok rahat gezebildik. Bu gidişimde şunu anladım ki, Paris’te yerel halk gibi gezmek, artık biraz olanaksız hale gelmiş. Pek kimsenin bilmediğini düşündüğüm kafeler, bölgeler ve restoranlarda bile her yer turist dolu.

Lezzetli ve sıcak: Citron

İlk durağım, Champs-Elysees’de açılan Galeries LaFayette oldu. “Neden?” derseniz, şu dünyayı kasıp kavuran modacı Jacquemus’un açtığı kafe ve restoranı görmek istiyordum. Herkes o kadar bahsetti ki, Sicilya konseptinin hâkim olduğu Citron isimli kafesine oturup, Champs-Elysees manzarası eşliğinde Akdeniz esintili menüden humus ve havyarlı taramayı denedim.
Fransız garsonlarda alışık olmadığım kadar sempatik ekibiyle Citron, hem lezzetleri hem de sıcak atmosferiyle LaFayette’e çok yakışmış. Bir dahaki sefere de yine bu binada açılan ancak daha fine dining tarzında olan Oursin’i de deneyip, sizlerle paylaşacağım.

Farklı ve mütevazı: Anahi

Akşamında soluğu enteresan lokasyonu ve farklı bir mutfağı olan bir diğer restoranda aldım. Paris’te ve dünyada müthiş gastronomik yatırımlara imza atan Riccardo Giraudi’nin mütevazı projesi Anahi’ye gittim. Tamamen et üzerine olan bu restoran, genel anlamda Güney Amerika ve Arjantin mutfağını yansıtsa da amaçları, etseverlere odaklanıp, farklı tatlar sunmak olmuş. Ayrıca garnitürler ve bunların aromatizayonu da son derece başarılı yapılmış.
Biz önden bir guacomole ve levrek seviçe paylaştık. Ardından, Japonlar’ın kendine özgü sığır yetiştime metodu olan wagyu usulü bir cheeseburger yedim. Hakikaten enfesti... Aklım Kobe etlerinde kalmadı desem, yalan olur. Farklı dekorasyonuyla kendine has bulduğum Paris’in en popüler mahallesi haline gelmiş olan Marais’nin arka sokaklarındaki bu mekanı, ‘Parisseverler’ not etsin derim.

İtalyan sunumu: Osteria Ferrara

Ertesi akşam ise Fransız arkadaşlarımın hararetle tavsiye ettiği şef lokantası Osteria Ferrara’ya gittim. Paris’in 11’inci bölgesinde yer alan ve Sicilyalı şef Fabrizio Ferrara’nın pişirdiği İtalyan lezzetlerini tadabileceğiniz bu mekana bayıldım.
Önden ahtapotlu ve yabani pirinçle yapılmış bir salata ve burrata peyniri denedik. Burrata çok tazeydi, altında ilk bakışta avokado dilimi sandığım ve yiyince, fırınlanmış balkabağı olduğunu anladığım sunum çok farklıydı. Ana yemek olarak 45 gün dinlendirilmiş bir dana bonfile ile ricotta peynirli ve patlıcanlı ravyoli denedik. Her ikisi de kıvamında pişmişti ve çok lezzetliydi.
Fark ettim ki, Paris’te son yıllarda Michelin yıldızlı restoranlar yerine, kulaktan kulağa veya sosyal medya yoluyla ismi dolaşan böyle samimi ve farklı şef lokantalarını denemek, insana daha çok keyif verir olmuş. Hem fiyatları daha makul hem de ciddi bir el emeği var, tavsiye ederim.

SUNSET’in 25’inci yılı…

İstanbul için bir klasik olmuştur artık Sunset... Hem bizler hem de ülkemize gelen yabancı misafirler tarafından da çok sevilerek tercih edilmektedir. Bu vesileyle hafta içinde mekanda İş Bankası Kültür Yayınları tarafında basılan ‘Sunset Grill&Bar Cookbook’ ismiyle bir kitap tanıtıldı. Barış Tansever, gecede yaptığı konuşmada, bu başarıyı ailece çalışarak elde ettiklerinin altını çizdi. Eserin zevkle okunacağına ve gastronomimize fayda sağlayacağına eminim. Nice 25 yıllara...