ROMA NOTLARI…Geçtiğimiz hafta sonu Roma’daydım... ‘Turizm mevsimi daha başlamamıştır’ diyordum içimden, uçağımıza check-in yaparken gördüğümüz manzaraysa hepimizi şaşırttı. Roma’ya iki koridorlu büyük bir Türk Hava Yolları uçağıyla gidiyorduk. Neredeyse tam doluydu, vatandaşlarımızdan çok turist yolcular vardı, onurlandık her zamanki gibi...
Fuimicino’da pasaport sırası bir saat kadar sürdü. Trense şehre bizi ayakta götürdü. Neden bu detaylara iniyorum? Mart ayında hava 12 derce, akşamları 3 dereceye düşüyor ama meşhur Fontana die Trevi’ye (Aşk Çeşmesi) yaklaşamıyorsunuz bile... Tabii eğer bir şehir kendi başına yılda 10 milyon üzerinde turist ağırlıyorsa, durup düşünmek ve ders almak lazım.
Üç vazgeçilmezim
ROMA NOTLARI…Arnavut kaldırımlı dar yollar, dükkanlar, müzeler ve tarihi eserler önündeki kuyruklar her daim mevcut. Bu arada dikkatimi çekti, her önemli noktada tam teçhizatlı askerler otomatik silahlar ve zırhlı araçlarla bekliyorlar. Son derece caydırıcı ve rahatsız edici ama eminim ki mecburlar.
Benim için Roma’nın üç vazgeçilmezi var: Birisi, gün içinde 250 yıllık mazisi olan Cafe Greko’da oturup, kahve içmek; diğeri, kuyrukta bekleyip, Via della Rotonda’daki Cremeria Monte Forte’den bir ev yapımı dondurmayı külahta yemek ve bir de bir barda oturup, bol portakal dilimli ve buzlu Aperol içip, gelen geçeni seyretmek...
Öğle yemeğinde Aşk Çeşmesi’nin yakınındaki 1888’den beri var olan ve dekorasyonuyla çok oynanmamış Pizerrie Ricci’ye gidin mutlaka. Napoli tarzı, hamuru biraz kalın ama gerçek bir lezzet!
Tadına doyulmuyor!
Şimdi gelelim günün sonuna, Roma’da çok yıldızlı ünlü restoranlara gitmektense, bu sefer adını çok duyduğum en ünlü semtlerinden Coloseo’nun tam karşısındaki Ristorante della Salute’ye uğradım. Eğer şansınız varsa ve hava da müsade ederse, bu nefis tatları tarihi bir bahçeye bakarak yeme imkanınız doğuyor. İçerde oturursanız, izleyeceğiniz şeyler, artistik hareketler yapan bir barmen, modernize edilmiş ve gözü yormayan renklerle dekore edilmiş bir salon, taze meyve-sebze dolabı ve de 1920’de kurulan bu restoranın simgesi iki kişilik eski bir bisiklet olacak.
Sonuç olarak içerde de dışarda da tarihi dokuyu yaşayabiliyorsunuz. Servis şefi Paolsoci Michele ve şef Aziel Laceda taze yapılan yemeği anında getirmekte üstatlar. Meyve suları ve tatlılar da aynı şekilde... Başlangıç olarak, kurutulmuş domates ve hamsi turşusu ile günde iki defa gelen ve her dem taze olan burrata’yı denedik. Bu arada kızarmış kabak çiçeğinden de birer tane denemelisiniz. Ara sıcak olarak, şefin tavsiyesi üzerine birer kaşık porcini mantarlı risotto’dan tattık ki, hakikaten muhteşemdi. Ana yemek olarak ızgara etler ve tavuklar olmasına rağmen tercih eden olmadı ancak bir anda masamıza bir deniz mahsullü spagetti geldi ki, o da son derece leziz ve tazeydi. Fakat tatlılara mutlaka yer ayırmanız lazım. Ev yapımı tiramisu kırmızı meyveler ve dondurmayla geliyor. İkinci tavsiyem, Sicilya usul kanolinin mutlaka tadına bakın, eğer krema seviyorsanız tabii...
Velhasıl “Roma’nın tadına doyulmuyor” diyerek, noktayı koyalım.