|
BİR OTOBÜS GÜNAHA GİRDİK, KÜÇÜK ÇOCUK PEŞİMİZDE
Sanırım iki yıl kadar önceydi. Eski bir dostumla laflıyorduk. Anne babadan girdik, içgüdüye takıldık. Kadından geçtik, insana geldik. Oradan doğayı ve evreni tartışmaya başladık. Aldı başını gitti muhabbet. Tanrıdan bahsettik.
Anlattığım şeylere anlattığım kişi ya da kişiler dışındakilerin kulak kabartıyor olduğunu farketmem genellikle rahatsız eder beni. Dikkatim dağılır; konuşamam. Ama o gün hiç tınmadım nedense.
İnsanlara ilginç gelmişti sanırım konuştuklarımız. Birkaçının yüzünde küçümser ifadeler vardı. Birkaçı "ne kadar günah bu konuşmalar" diyen ifadelere takıldılar. Birkaçının konu hakkında fikirleri olduğunu gösteriyordu ifadeleri. Birkaçı duymuyordu bizi. Birkaçının ifadelerinden belliydi bizi görmedikleri. Birkaçı huzursuz olmuştu. Tanıdık bir ifade vardı birkaçında; daha önce de duymuş ve konuşmuşlardı bunları.
Birkaçı bize doğru ilerlerken. Birkaçı uzaklaşmaya çalışıyordu bizden. Birkaçı düşündüklerimi anlamış mıydı acaba ifadelerimden?
Sonra...
En arka sıranın tam orta yerinde oturan bitkin bir adam oluverdim birden. Dik tutmakta zorluk çekiyordum her şeyi. Boynumu sarmalayan gevşek bükümler bir sağa bir sola, öne ve arkaya doğru düşürüp duruyordu başımı. Yorgun değildim. Uykum yoktu. Sadece gevşektim. Kafam dumanlıydı anlaşılan.
Her şey o kadar yalın ve nettiki aslında. Bu netlik kafamı karıştıyor olmalı diye düşündüm. Bütün sesleri duyuyor. Bütün konuşulanları anlıyor gibiydim. Belki de bunun verdiği bir ağırlıktı üstümdeki.
Yeni yeni alışmaya başladığım bu vücudu tanımaya çalışırken oturduğum yerde, çok daha tanıdık eski bir vücudu farkettim orta kapının önünde.
Kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum ama bir yere tutunmadan ayakta duramayacak kadar küçüktüm bu otobüste. Benden büyük bir çanta vardı sırtımda. Nereye gidiyordum ki ben bu yaşta tek başıma, sırtımda bu koca çantayla? Otobüs durdu. Orta kapı açıldı. Amca indi. Tüylerim diken diken oldu bir an rüzgardan. Durakta bekleyen bir adam yere tükürdü. Kadın ona pis pis baktı. Ben şaşırdım. Kapı kapandı. Camdan yine adamı gördüm adam yine tükürdü. Ben yine şaşırdım. Kadın yine baktı. Niye garipsiyordum yere tükürülmesini? Anlam vermekte zorluk çektim. Küçüktüm ya, belki ondan. Otobüs hareket etti. Tutundum.
Yavaşça; onu ürkütmeden içinden çıkıverdim küçük çocuğun. Bir anda serbest kalınca tökezledim. Derin bir boşluğa düşer gibi. Körüklü otobüsü boydan boya yaladım. Camlara, insanlara, kapılara, duvarlara çarpıp geri dönüyordum. Solgun yüzlerin, gülen ağızların, kirli kulakların, çürük dişlerin, ter kokularının arasında yol alıyordum. Müthiş bir sürat. Bir an otobüsün tam ortasındaki yuvarlak boşluğun duvarlarını birleştiren siyah, plastik akordionun arasına sıkıştım. Bitti keskin viraj. Açıldı perdeler. Ve süzüldüm ağır ağır.
Gür sakallı yaşlı bir adam, şöförün hemen arkasındaki sırada. Üzerinde döndüm biraz. Büyük beyaz sarığının kalın kıvrımlarında daireler çizerek yok oldum bir anda.
Ne işi vardı bu aptal bez parçasının kafamda? Çok da sıcaktı oysa. Allahım. Terliyordum. Sakallarım kokuyordu. Niye kesmiyordum? Genç bir kız oturdu yanıma. Biraz çekildim. Ne güzel kokuyordu. Hayır! Bunu ben mi söyledim?! Evet, ben söylemiştim. Allahım. Biraz daha kaçıp cama verdim suratımı; sakallarımı. Karşı kaldırımda bir kadın çarptı gözüme. Güzel kalçalar. Allahım. Hayır! Bakmamalıydım. Kaçıramıyordum gözlerimi. Korkuyor muydum? Hayır. İstiyor muydum? Evet. Böyle şeyler düşünmemeliydim. Allahım. Yarından tezi yok "Güzele bakmak sevaptır" diye bir şey uydurmak zorundaydım. Evet, evet! Cumaya herkese anlatmalıydım bunu. Daha mı az mastürbasyon yapmalıydım? Allahım! Allahım?
Daha fazla dayanamazdım. Bir çırpıda attım kendimi adamın içinden; bir daha asla girmemek üzere. O hızla tavana çarpıp hemen arkadaki yaşlı teyzenin içine düştüm yanlışlıkla. Bir an ürperdi kadın. Korkutmak istememiştim.
Genç bir çocuk vardı aklımda; yirmilerinde. Oğlumdu sanırım. Daha önce hiç hissetmediğim, inanılmaz bir boşluk hissediyordum. Etrafta ona benzer gençler arıyordum. Herkes de benziyormuş gibi geliyordu bana. Düşündükçe gözlerim doluyor, içimdeki boşluk büyüyordu. Altmış vardım heralde. Akıp giden zaman acıyı hafifletmeliydi. Olmamıştı. Bundan tam 21 yıl 8 ay önce bugün, canımın yarısı, biricik oğlum kurada ölümü çekmiş, şehit düşmüştü. Bir okyanusu taşıran gözyaşlarım onu geri getirememiş, zamanı durduramamıştı. "Vatan için - vatan için - vatan için" diye bir şeyler zırvalıyordum. Kim sokmuştu bunları aklıma? Tek telkin yolu buydu da ayakta kalmam için mi söylenmişti; her şeyin vatan için olduğu, oğlumun cennete gittiği. Canımın yarısı neredeydi? Neredeydi nefesim?
Onu yalnız bırakmak istemedim. İnene kadar içinde kaldım yaşlı kadının. Ama sadece inene kadar. Sonra yalnızdı ve on adım yol nasıl da büyüyecekti gözünde ve 1 kilo elma bu kadar mı ağır kalacaktı yaşlı kadının çürük kollarında. Tam o ön kapıdan inerken ben soğuk demire tutunup kendi adımlarıyla usulca, kendi istediği gibi çıkarmasını sağladım beni içinden. Tavandan sekip sertçe içine düşerek onu ürpertmemin küçük bir özrü gibiydi bu benim için. Gitti. Arkasından baktım bir süre. Bakarken düşündüklerimi yazmak istemiyorum. Çünkü henüz, hiçbirinizin buna hazır olmadığını adım gibi biliyorum.
Kafamı çevirdiğimde. Kendimi gördüm. O koyu muhabbeti bırakmış öne doğru ilerliyordum insanları yararak. Bir şeylere kızmış gibiydim. Pis sakallı adama yürüyordum. Olamaz! Tedirgin oldum bir an. Yine ne yapacaktım? Ama izin verdim sonra kendime. İzlemek istedim biraz. Güzel kokulu kızın yanına kadar gelip durdum. Dansa kaldıran elimi uzattım ona sakince. Elime baktı. Gözlerime çevirdi gözlerini. Gülümsedi dudak altından. Kaldırıp avucuma koydu küçük elini. Hafifçe sıkıp bir adım geri çekildim kalkması için. İnanılmaz bir salaktım ben. Ne yapıyordum böyle!?
Herifin yanına oturup iyice kuruldum. Dönüp baktı herif. Dönüp bakmadım ben. Ben dönüp baktım. Herif dönüp baktı. Göz göze geldik herifle. Kıza verdiğim küçük gülümsemenin kırıntıları vardı yüzümde. Yavaşça sildim.
İş iyice zevk vermeye başlamıştı. Umarım çok kötü bir şey yapmam diyerek kızın yanına sokulup izlemeye devam ettim. Herif haklıydı; kız güzel kokuyordu. Ani bir hareketime karşı tetikte olmalıydım.
Kulağına eğilip, "Çok pis kokuyor sakalların" diye fısıldadım. Yarım yamalak duymuş olmama rağmen bunun sert bir hamlenin habercisi olduğunu anlamakta güçlük çekmemiştim. Bir adım öne atıp içime girdiğimde ise herifi havada, yumruklarımın içinde yakasından asılı buldum. Her ne kadar kendimi sevip desteklesemde böyle şeylere izin vermemem gerektiğini biliyordum. Ama yapacak pek bir şey yoktu artık. Geç kalmıştım. Ama doğruya doğru: Herifi kör bir hışımla camdan dışarı savurduğum sahneyi izlemekten hiç zevk almadığımı söylemem sâfi yalan olur. Herif camın içinden geçmiş yolun ortasında yuvarlanırken saydamlaşıp kaybolmuştu.
Otobüsü bir panik kapladı birden. İnsanlar bağıra çağıra koşuşturmaya başladılar daracık alanda. Birbirlerini ezip acıtıyorlardı. Güzel kokulu kıza çarpıyorlardı. Dostum arka sırada gayet sakin oturuyor, olanları izliyordu; beni tanıyordu. Kız eziliyor ve bana gülümsüyordu. Orta kapının önündeki küçük çocuğu farkettim. Yüzünü buruşturdu. Tutun çocuk dedim içimden. Tutun çocuk. Tutun. Tutundu. Gürledim birden. Para diye bağırdım otobüse. Herkes her şeyi unutup sakinleşti.
Kıza uzanıp belinden kavrayarak bedenime yapıştırdım bedenini. "Çok güzel kokuyorsun" dedim. "Sende öyle" diye karşılık verdi. Küçük çocuğa dönüp bir göz kırptım. "Yalan söylüyorsun" dedim ve dudaklarımı dudaklarına kapatıp dilimi ağzına soktum. Savaşan iki yılan gibi birbirine dolandı dillerimiz. Küçük çocuk şaşırmadı.
Ve işte sıra bu güzel kızdaydı. Neden bilmiyorum, farklı bir yol denemek geldi içimden; iki dil arasında bir boşluk yakalıyıp gırtlağından geçerek yemek borusundan aşağıya kaydım kızın. Yapış yapış olmuştu her yerim. Toparlanıp şöyle bir baktım etrafıma. Midesindeydim. Koca bir bataklık diye düşündüm. Belki de yemek seçenlere o kadar kızmamalıydım. Tutunabileceğim bir yerler aradım yüzerek. Niye dalmıştım ki bu lanet yere? O ateşli öpüşmenin ardından bir erkek mutlaka bir hata yapardı. Bir hata yapmıştım anlaşılan. Çünkü bu bulunduğum yerden onun duygularını anlama şansım sıfırdı. Tırmanıp kalbine çıkmaya karar verdim. Orada bir şeyler bulabilirdim. Tırmanış macerama hiç girmeyeceğim. Hele tırmanırken tepeme dökülen suların beni nasıl zorladığını hiç anlatmayacağım. Bu kadar da sulu öpüşülmez ki kardeşim.
Kalbi bulmam bayağı zor oldu. Buradan çıkınca biyolojiye daha sıcak bakmaya karar verdim. Yaklaşık bir 15 dakika sonra kalbe giden kapıyı tam aralıyordum ki, birden çevremdeki pamuk duvarlar sarmaya başladı beni. Alttan, üstten, yanlardan ve tam ortadan üzerime doğru gelip yine geri çekiliyorlardı. Başlarda anlam veremedim. Kızın göğüsüne kramp girmiş olabileceğini düşündüm. Bu bir kalp krizi miydi yoksa? Ama sonra... Tanrım! "Hayvaan herifff! Otobüstesiiin!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım kendime, yemek borusundan yukarıya. Duyan kim!?
Bitmeyen baskılardan sıyrılmayı başarıp kalbe ulaştım sonunda; pıt-pıt, pıt-pıt, pıt-pıt...
Ne kadar da büyük ve yüksek. Şöyle bir dolaştım çevresini. İşe yarayacak bir şey yok. Üzerine çıkmaya karar verdim. Bu sandığım kadar kolay bir iş değildi. Kalp sürekli atıyordu. Şu eğlence merkezlerinde gördüğümüz aptal oyunlar gibi; zıplayan topların üstünde durmaya çalışırsınız, anlamsız bir zevk verir. Ya da şu lastik minderler; üzerlerine ne kadar hızlı düşerseniz o kadar yükseğe fırlatırlar sizi. İşte o misal ilerlemeye çalışıyordum kalbin üstünde. Bir kolumun üstüne düşüyor, bir havalanıp kıçımın üstüne iniyordum tekrar. Boynum kırılacak sandım bir ara. Tepetaklak kalbin üstünde ne arıyorsam! Kendimi iyice alıştırmış, zıplama tekniklerini çözmüş, işin anlamsız keyfini çıkarıyordum. Tam da en seksi zıplayışımı yapacakken birden durdu kalp ve kıçımın üstüne çakılıp kaldım.
Müthiş bir sessizlik kapladı etrafı. Neler olduğunu anlamak için yavaşça doğrulup ayağa kalktım. Çıt çıkmıyordu. Kız ölüyor diye düşündüm. Tanrım! Kızın ölümüne sebep olmuştum. Benim de kalbimin üstünde salağın biri tepinip dursaydı ben de ölürdüm tabii. Bir anda kendimi iğrenç hissetmeye başladım. Ne işim vardı benim burda? Onun kalbini incitmiş, bir oyuncak gibi onunla oynamış, onu zedelemiştim. Tanrım! Ben bir katildim. Onu öldürmüştüm. Biraz daha dayansaydı parçalayacaktım da değil mi! Ben gerçek bir morondum... Ne? Gene olsa gene mi yapardım? Ben pisliğin tekiydim.
Ve etraf iyice kararmaya başladı. Biri ışıkları kısarak söndürüyordu yavaştan. Elim ayağım titriyor onları koyacak yer bulamıyordum. Kalp resmen durmuştu. Birinin ölümüne bu kadar yakından tanıklık etmek nasıldır bilemezsiniz. Hele bir de ölüm sebebiyseniz hiç bilmeseniz daha iyi. Buradan çıkmayı başarırsam, gökyüzünden okyanusa bırakıp öldüreceğim kendimi diye düşünürken tam, birden bir kıpırtı sezdim kalpte. Küçük bir hareket! Hareketin geldiği tarafa doğru hızla koşmaya başladım kalbin üzerinde. Çok heyecenlanmıştım. Yaşayacak mıydı? Dolandım bir süre. Anlamaya çalıştım. Hayır; hareket yoktu...
Sonra birden, tam her yer kararmışken çok parlak bir ışık yandı yukarıdan, kalbin ve benim üstüme. Elimi, güneşe bakar gibi, kaşlarımın üstüne koyup neler olduğunu görmeye çalıştım. Çok fazlaydı ışık. "Hey," diye bağırdım ışığa doğru uzanıp, "kimse var mı?". Hiç anlam veremiyordum. Çok derinden, tiz bir ses duymaya başladım bir süre sonra. Işık beni deliyordu adeta. Güneş gözlüğümü hatırladım. Onu takıp görmeye çalıştım. Kâr etmiyordu. Çok parlaktı. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Tedirgin olmaya başlamıştım. Işığın içinde küçük bir karaltı gördüm sonra. Küçük karaltı sesle birlikte büyüyüp hızla yaklaşıyordu. İçimden bir ses, bir şeyler yanlış gidiyor diyordu ama doğru olan ne kalmıştı ki? Orada kalıp izlemeye karar verdim. O parlak ışığın içinden kopan küçük karaltı büyüdükçe büyüyor ışığı kapatarak hızla yaklaşıyordu. Ses inanılmaz tiz bir gürültüye dönüşmüştü. İşte hayatın sonu dedim kendi kendime. Sırt üstü uzanıp beklemeye başladım olduğum yerde. Karaltı tam üstüme binecekti. Bütün ışığı kapatmıştı neredeyse; beni gölgede bırakıyordu. Güneş gözlüğümü çıkarıp kollarımı ve bacaklarmı iki yana açtım. Derin bir nefes aldım. Ve ardarda özür dilemeye başladım kızdan. Nasıl bir özürse bu! Sen kalbinin üstünde şaklaban gibi tepinip öldür kızı sonra yatıp özür dile! Salak herif!
Ve büyük bir patlamayla sarsıldı her yer. Çarpmanın şiddetiyle savrulup pamuktan duvarlara çarparak yuvarlanmaya başladım. Bu sefer çok kararlıydım boynumu kırmaya. Ve sarsıntı dindi. Yine kırılmamıştı. Üstelik yaşıyordum. Kalkıp üstümü başımı düzelttim. Neler olduğuna bakmak için kalbe tırmanmaya başladım. Tanrım! Tanrım! Tanrım! Gözlerime inanamıyorum! Tanrım! Yukarıdan düşen bu koca aptal şey güneş gözlüğümü kırmıştı! Saçım başım dağılmış bir halde tekmelemeye başladım koca şeyi. Küfür üstüne küfür ediyordum tekmelerken. Sinir sistemim çökmüş olmalıydı. Ağlamaya başladım. Hırsını nereden alacağını bilemeyen acemi bir katil hıçkırarak ağlıyor, karanlıktan güç alıp gözyaşlarını saklamaya yeltenmiyordu. Azılı bir sulugözdü katil. Evet bendim işte o katil!
Ve yorulup kafamı o koca şeye sürterek dizlerimin üstüne çöktüm birazdan. Hıçkırıklar seyrekleşti. Gözlüğümü unutmuştum bile. Kafamı yavaşça kaldırıp ona baktım. Çok yüksek ve görkemli. Koca bir çınar gibi duruyordu karşımda. Beyaz. Tüylü. Şeftali gibi. Çok ilginç bir dokuydu; ipek kadar kaygan, aynı zamanda köpek fırçası kadar sert ve onun gibi tırtıklıydı!
En tepesinde sağa ve sola doğru uzanan çıkıntılar vardı sanırım. Tam dibindeydim, buradan görmem zorlaşıyordu. Çok büyüktü. Geri adımlar atıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ve attığım her geri adımda onu biraz daha iyi görüyor, biraz daha iyi anlıyordum. Ve bir geri adım daha. Bir tane daha. Tanrım! Hepsini görüyordum. Bu bir oktu! Ve en tepesindeki çıkıntıların tam ortasında aşağıdan yukarıya doğru bir yazı vardı. Kafamı Maiko gibi bir sağa bir sola yatırıp yavaşça yan çevirerek yazıyı okudum. Maiko köpeğimin, orda yazansa benim adımdı! Geri adımlar hızlandı yavaş yavaş... Tanrım! Tanrımm! Tanrımmm! Bu üstünde adımın yazılı olduğu bir oktu! Geri dönüp koşmaya başladım. Bu üstünde adımın kazılı olduğu bir oktu! "Senden nefret ediyoruuum, senden nefret ediyorummm! Kuşbeyinli salak senii!". Giderek hızlanıyordum. "Tek bacaklı kertenkele, beyin özürlü zırva insan seni, nefret ediyorummm, neffreet!". Olanca gücümle ayakta kalmaya çalışırken koşuyordum. Ve birden atmaya başladı kalp; hiç atmadığı kadar hızlı. İyice hızlanıp kendimi yemek borusunun boşluğuna fırlattım ve karşı duvardaki çıkıntılara âdeta yapışarak tutundum. "Seni öldürücem iğrenç herif! Seni öldürüceemm!" diye avazım çıktığı kadar bağırırken bir çırpıda tırmanıverdim yukarıya.
Ooo! Çok sevgili yılan dostlarımız da burdalarmış!
Dişlerin üzerinden geçip dudakların arasında bir boşluk yakalamaya çalışıyordum; ama nerde! "Seni mahvedicem olumm!". Sarmaş dolaş iki ıslak dilin üstüne atılıverdim kurt gibi. Vıcık vıcık bir ıslaklık. Ayırmaya çalışıyordum onları. Kayıp kızın dilinin altına düştüm. Burası göl olmuş. "Nerden öğrendin sen öpüşmeyi! Balıklardan mı! Salak insan müsveddesi senii!" diye bağırdım kendime. Ve günah benden gitmişti artık. Alttan kızın diline yapışıp var gücümle dişleyerek ısırdım onu. İçten bir çığlık ve dışardaydım.
Çıkar çıkmaz saldırıp yumruklamaya başladım kendimi. Ah bu sinir neler yaptırıyor insana; içimden geçiyordu tabii ki yumruklarım. Toparlanıp bir adımda içime giriverdim sertçe. Ve girer girmez boğazıma yapışıp gırtlaklamaya başladım kendimi. Öldüresiye sıkıp cama dayadım. "Öldüğümü sandım salak herif! Beni öldürüyordun! Kuşbeyinli zibidi senii!" diye bağrıyordum. Bu sefer herkes duyuyordu. Kafamı tutup soğuk demire vurmaya başladım. Engel olmaya çalışıyordum kendime. Bir elim tokatlarken diğer elim tutuyordu beni. Bütün otobüs paniğe kapıldı birden. Deli diyorlardı ortada kendini döverek dönen adama. Kız hala gülümsüyordu bana; salak Eros ve okları işte, ne olacak!
Bir süre sonra sakinleşip tamamen birleştim kendimle. Ortak hareket etmeye başlamıştı ellerim. İnsanlar bakıyorlardı. Korkunç bir ifade vardı yüzlerinde. Toparlanıp yerime doğru yürümeye başladım. Dostum bana gülümsüyordu. Çocuk inerken el sallıyordu. İşte en sevdiğim ifade. İnsanlar bakmaktan vazgeçmiyorlardı. Ellerim. Onları cebime soktum. Para diye bağırdım. Herkes her şeyi unutup yerine geçti. Şimdi herkeste daha tanıdık bir ifade.
Ve yerime oturup dostuma döndüm;
"Nerde kalmıştık?" diye sordum. Saçım başım dağılmış, "Tanrı var mıydı, yok muydu?"
|