DELİDİR NE YAZSA YERİDİR

Mutluluğun Şerefine Unutmak Ve Unutulmak
Maç Başlıyor
Yaşayan Ölüler
Zorunda Olmak Acı Verici
Lekeli Düşünceler
Beyaz Ve İnce
Düşüncelerim Rahatsız, Ayaklarım Uyuştu
Uzmanlar Diyor ki...
Hazır Mezarların Ölüleri
Anneme
Daha Yürümeye Başlamadım
Bir Otobüs Günaha Girdik, Küçük Çocuk Peşimizde
Tüm Yönetmenlerden Ve Kadınlardan
Bu İlk Ve Son Şiir, Adı Yok
Ve Yedi Oktavlı Bir Piyano Satın Aldım Geçen Gece
Tanrı'nın Gözyaşları Üzerimize Yağıyor
Ben Böyle Şeyler Yazamam Kendi Kendime
Sevinç Gözyaşları Tahta Boşa
Keşke Bunu Hiç Sormasaydın
Migros'daki Bilmem Kaçıncı Gün
Bugün Ayın Yirmisi, Yok Sevgilim Gibisi


FORUM

1) Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız en büyük delilik nedir? Ve sizi durduran ne oldu?
CEVAP YAZ - CEVAP OKU

2) Severek ve isteyerek çalışıyorsunuz, acayip memnunsunuz... Amacınız sadece yaşamınızı sürdürmek, zorla çalışıyorsunuz yani, mutsuzsunuz...
YAPTIĞINIZ İŞTEN MEMNUN MUSUNUZ?
CEVAP YAZ - CEVAP OKU

3) Anlaşılan, dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısını harmanlayarak yaratmış Tanrı, şu aşk denilen şeyi. Sevmek acı çekmemize, sevmemek ölmemize sebep olabiliyor baksanıza!.. Kızamığa benziyor aşk, ne kadar geç yakalanırsanız o kadar ağır geçiyor...
NASIL BİR ŞEY SİZCE AŞK?
CEVAP YAZ - CEVAP OKU

4) Ben küçükken Cafer amcanın dükkanından, yani mahallemizin bakkalından sakız ve çikolata çalardım... Evdeki poşetlerden paraşüt yapar, ucuna da mumdan adam bağlar balkondan aşağıya atardım... Bir de Kibritle oynamayı çok severdim, yakıp yakıp ortalığa fırlatırdım kibritleri. Arka bahçeyi yakmıştım bir keresinde! Söndürebilmek için itfaiye çağırmışlardı...
PEKİ YA SİZ NELER YAPARDINIZ KÜÇÜKKEN?
CEVAP YAZ - CEVAP OKU

5) 'Niye bu sorularla kısıtlanıp kendimi kasayım ki! Ben gönlümce, istediğim gibi, aklımdan geçenleri ya da hiç geçmeyenleri yazmak istiyorum...' diyenleriniz olduğunu tahmin edebiliyorum... Saçmadır böyle şeyler biliyorum, ama yine de bir kaç satır yazmak isterseniz bir gün
BUYRUN DİYORUM... ;)
GÖNLÜNCE YAZ - GÖNLÜNCE OKU






HAZIR MEZARLARIN ÖLÜLERİ

Varabildiğim ve gün gibi açık olduğunu düşündüğüm iki şey vardı o kör gecenin sonunda. Birincisi deli olduğumu anlamakta hiç zorlanmadıkları idi. İkincisi ise: Uykularını bölmüştüm!

....

Benimle konuşmak istiyordu sanki. Net bir düşünce yoktu kafamda kesinlikle. Şimdi yinelediğimde bir uzaklaşma hissi, koşma isteği olabileceği konusunda yoğunlaşıyorum. Yürümek neden o kadar zor gelmişti hatırlamıyorum ama, sandal beni oradan alıp taşıyarak götürebilecek, gözümün görebildiği en yakın oluşumdu. Elimi salladım. Kurtulmak istiyordum.

Neredeyse bütün şişeyi tek başıma bitirmiştim. Ama her nasılsa şarap, bu iki sevgili dostun siluetleri ortasındaki Beyaz Bulutlu Mavi Gökyüzü manzarasını dağıtarak gözlerimi kamaştırıp duran güneş kadar döndürmüyordu başımı. Lanet ettim! Kızmıyor ama üzülüyordum sanırım. Tanrıçamın gözlerine bakıyordu, tanrıçam onun ellerine dokundu.

O güne kadar ağzına bir damla bile beyaz şarap koymayan küçük tanrıçam elâ gözlü şair dostunun elinden beyazı içmeyi benim elimden kırmızıya da yeğlemişti ya, elektrikler beni yanıltmıyordu hiçbir zaman.

Onlar dosttu, böyle tanımlıyorlardı. Tanımlar ve isimler! Hiç mi hiç önemseyemediğim zırva ve anlamsız şeyler. Olan olandır. İsminin ne olduğu, onu nasıl tanımladığımızın cılız bilgisi bize çok da fayda sağlamaz diye düşünüyorum. Aksine bütün isim ve tanımların 'biz' ve 'olaylar' üstünde ki yönlendirici ya da kısıtlayıcı etkisine baktığımızda, insan hayatı için temelde zararlı oldukları kanısına bile varabiliriz diyorum. Onlar yetersizdirler çoğu zaman. Sıska, çöp adam bilgileri no'Olucak! Sahte olduklarını da ayrıca belirtmem lüzumlu mudur bilmem!?

Koca adam küreklere asılmaya başladığında küçük tanrıçam ve şair ruh diğer uçta, sandalın sivri önüne kurulmuşlardı çoktan. Geriye tek bir yer kalıyordu oturabileceğim : Kuratarıcı sandalımın kıçı!

Acı hayat ve içindeki her şey, duygu, mantık ve düşünceyi aklımla dengelerken o güne kadar, birden sivri öndeki iki sivrikafalıyı, küreklerin arasındaki koca adamı, başta kendimi ve suyun kaldırma kuvvetini atlatmak istercesine bizi -bir sağa -bir sola savurup duran o köklü dengesizliği kurtarıcım olmasını beklediğim sandalla kıç kıça vermiş kontrol altına almaya çalışırken buldum kendimi. İşte tam o anda beni ben yapan, hayatımdaki birçok değişikliğe temel olacak olan o çok sevdiğim, biricik, canım kararımı aldım: Karadaki her şeyi de kıçımla dengeleyecektim!

O sırada tüm bu aklımdan geçenlerin yaydığı elektriği alanın sadece koca adam olduğunu biliyordum. Belki bir de kurtarıcı sandal. Bir elektrik akımı üstüne yoğunlaşan insanın çevresindeki diğer akımları farkedebilmesi zaman alıyordu. Sivri önde yan gelip yatan iki sivrikafalıyla aramdaki görüş açıklığını neredeyse tamamen kapatan o koca gövdenin hareket boşluklarından yakalayabildiğim kadarıyla şairâne keskinliğiyle bir elektrik almış başını gidiyordu ön tarafta. Yer yer koca adamın benden ürperdiğini seziyor ve ürpertmenin keyfini sürüyordum kendimce. Nasıl bir oyunun içindeydim? Bu muydu yani insan olmak? Nasıl da büyük bir bencillikti aslında sivrikafalı olduklarını düşünmem. Kimse kimseye hesap vermek zorunda olmamalıydı. Değildi. Benim gibi düşünmeyen, yanımda olmayı tercih etmeyen her insana ağzıma geleni söyleme hakkım olduğunu da nereden çıkartmıştım ki şimdi?

Bu hayattı. Hepbirlikte paylaştığımız ve her birimize ayrı ayrı ait olan koca hayat. Daha önce de söylediğim gibi, kızmıyordum ama itiraf etmeliyim, üzüyordu beni.

....

'Sevgilim beni aldatıyor!' düşüncesi... Ne demekse aldatmak? Kızmıyorum. Kızamam. Fakat... Bu çağlarda adına 'sevgili' dediğimiz kadını yanıma alıyor ve ona bütün dünyamı açıyorsam, bir süre sonra kokusuz, temiz bir nefes haline, içim, parçam haline gelmesine dünden razı bir izin vermişliğim varsa eğer, tüm şiddetli rüzgârlara rağmen onu Beyaz Bulutlarımın üstünde tutmaya çalışıyorsam inatla -kimi zaman biçâre, vaçgeçtiğim zamanlarla da didişerek- anlayın ki tam Denizi ortasındayım hayatın ve anlayın ki yapmaya çalıştığım şey can vermek. E üzülüyor tabii insan... Sevgiyi mi tanımladım? Yoksa aşk mı diyoruz buna? Kimin umurunda? Zırva!

Yine üzülerek söylüyorum, bugüne kadar hiç kimse tam anlamıyla anlayamadı bu duygu ve düşüncelerimi. İşin aslı ben de henüz anlamış değilim. Tıpkı şu benimle konuşmak isteyen sandala bakarken hissettiğim gibi hissediyorum çoğu zaman. Yüz metrelik bir elektrik akımı mı desek sadece? Dedik!

Normal bir insan "sandalla gezintiye çıkalım" şeklinde dile getirebilmeli bunu. Yapamıyorum. Hissettiğim bu değil çünkü biliyorum. Anormalim demek ki. Evet sandalla gezintiye çıkmak ilk akla gelebilecek ve hissettiğim şeye en yakın olan fikir belki. Ama tam olarak o değil aldığım ya da yaydığım elektrik. Biliyorum. İnsan olmanın verdiği ağırlık dayanılmaz hale geliyor böyle zamanlarda. Ve çelişkiler doğuyor. Karışıklığa sebep oluyorum. Çünkü çoğu zaman karşımdakine "Sandala dokunmak istiyorum, yakınına gidelim mi?" yerine "Sandalla gezelim mi?" diye sormak zorunda kalıyorum. O en muhtemel sonu hazırladığımın da bilincini taşıyarak; ileride kafamdaki bütün bu ayrıntılarla tanışacak olan aynı kişinin zaman içerisinde varabileceği o en muhtemel son: "Sen çelişkilerle dolu bir adamsın..." Evet, adına çelişki dediğimiz o şeylerle doluyum dostum. Evet öyle bebeğim. Ki büyük bir olasılıkla sandala yaklaşıp, bir süre onu izledikten, belki ona dokunduktan sonra içimden gelerek dudaklarımdan dökülecek olan sözcükler: "Sandalla gezelim mi?" olacak...

Ama... Olmayabilir de!

İşte o ilk elektriği küçümseyerek, yadsıyarak, farkına bile varmayarak çoğu zaman. Belki komik bularak. Hissettiklerimizi geçmiş, benzer hislerin hazır şablonlarına oturturken düşünmeden, kim bilir ezerek üzerinden geçtiğimiz ne çok duygu ve dürtümüz var yaşayamadığımız !?...

Şu anda aklımdan geçen: Aranızdan birkaç kişinin bunları daha önceki bir 'felsefeden' ya da 'psikolojiden' tanıyor olma ihtimali. Daha önce birileri bahsetmişti değil mi bu ve buna benzer psikolojik sorunlar, yanında çözümlerinden? Bunlar yazılıp çizildi değil mi? Şu falancanın felsefesi değil miydi yahu? Ve muhtemelen bir ismi var değil mi, hatırlamaya çalıştığınız? İsimler ve tanımlar... Peki ya onca araştırma mı? Önceden yazılanlar ve okuduklarınız... Birileri öğretiyor birileri öğreniyor öyle mi? Unutun gitsin!

Çünkü...
Öğrenmek bilgiyi almaksa eğer, ancak yaşayarak alabilirsiniz onu. Kitaplardaki kalabalık, yalnızca, salt bilginin en yakın tariflerini yapmak için didinen sözcüklerden ibarettir.

Çünkü...
Okuduklarınız asla -ta ki siz onları yaşayıp bilgiye dönüştürene değin, kafanızın içinde
şekilli-şekilsiz dönüp duran 'tarifler' olmaktan öteye geçemezler.

Çünkü...
Bilgi kütüphaneden çıktığınızda sizi şemsiyesiz yakalayan yağmurun içindedir. Islak. Başınızdan aşağı. Damla damla süzülür şakaklarınızdan. Yanaklarınızı okşayıp boynunuzdan kayarak içinize giriverir, belki siz uyurken. Ve belki alnınızın çizgilerini atlatıp gözlerinize doğru yol alan damlaları dağıtıp engellemiştir kaşlarınız; asla göremeyeceğiniz damlalardır onlar.

Ama...
Hala dudaklarınızın üstünde kalanları yalayıp tadının sizi etkilemesine izin verme şansınız var.

Bilgi üzerinizden akıyor, dayatılmış öğretileriniz ile siz yolunuza devam ederken. Bilgi havada, bilgi boşlukta duruyor. Bilgi ayağınızın altındaki yolun ta kendisi oluyor; sert ve gerçek, düz veya kavisli kimi zaman. Havlu kadar yumuşakta olabiliyor o, yıldızlar kadar yüksekte de durabiliyor. Gökyüzü kadar güzel olduğu da su götürmez bir gerçek. Bilgi her nefes alış verişinizde içinize girip çıkıyor, size farkettirmeden.

Bir şey öğrenmek istiyorsanız onu solumayı öğrenin. Ne kadar tutabilirsiniz ki nefesinizi?

Çoğumuzun ortak noktası olduğunu düşündüğüm cinselliği ele alalım. Hakkında yazılan ne var ne yok okuyun. İzleyin veya dinleyin. Ama bir kadının içine girmeden ya da bir erkeği içinize almadan önce bu konuyla ilgili hiçbir görüşünüzü savunmayın bana. Sunun, bahsedin, paylaşın, konuşun ve düşünün üstüne ama savunmayın tarifleri. Size ait olmayan bu, adı üstünde, öğretilerin arkasında durarak geçirdiğiniz süreç, kendinize ait düşünce ve bilgilerinizin oluşum veya gelişim aşamasından çaldığınız süreçtir. Yok olmanız anlamına gelir.

Örneğin ben, sevgilimin beni aldatmasına asla kızmayacağımı söyler dururum. Hiç yaşamadım ki bunu, nasıl bu kadar emin olabilirim? Köpüreceğim belki de! Sandığım kadar anlayışlı değilimdir belki de. Ya betersem? Ya at gözlüklerim varsa benim de? Hem silaha davranmayacağım ne mâlüm, "Ya benim olacaksın ya toprağın" şeklinde. Yaşamadan atıp tutmak ne kadar da kolaymış meğer, değil mi? Yanılıyor olabilirim de. Yaşayıp solumadan önce her şey yalnızca belkide.

....

Uçtum yine ya, ne anlatıyordum ben?
-heh evet; sandal ve diğerleri...

....

O koca adamla aramızdaki gizli sürtüşme bir süre daha devam etti. Ürperdikçe daha bir sıkı sarılıyordu küreklere. Küçük tanrıçam ve kıvırcık ruhlu şair iyice sokulmuşlardı birbirlerine. Ne konuştuklarını bile duymaz olmuştum artık. Yani herşey yolunda gibiydi.

Sonra birden...
Çok uzaklardan bana doğru yavaş yavaş yaklaşıyor olduğunu nefesimi keserek haber veren o tanımsız yokolmuşluğu hissettim. Sürekli yaklaşıyordu ama nereden geliyordu ve neydi bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum. O yokolmuşluk hissi şubatın donuk soğunu hiçe sayan yumuşacık, koca bir örtü gibi ağır ağır süzülerek inmeye başladı gökyüzünden, üzerime doğru.
O kadar büyüktüki tüm denizleri örtebileceğini düşünmüştüm. En az ölüm kadar tanımsızdı benim için. Garip bir şekilde içime işliyor ve bir değişime sebep oluyordu sanırım. Aitlik kalkıyordu belki de. Düşüncelerim söz olup düşecekler ya da hareket olup uçuşacaklar sandım bir an. Hakim olmak çok zordu. Gökyüzünden dalga dalga inen o yumuşak, beyaz boşluğa her nasılsa engel olmak istemiyordum da zaten. Kendimi iyiden iyiye gevşetmiş bekliyordum. Ne olacaksa olsundu. Örtü yaklaştıkça bir şeyler eksiliyor gibiydi hayattan. Sesler kısılmaya başladı önce, sonra tamamen kesildi. İnsan hareketleri eksiliyordu. Duraksıyordu sanki herşey. İyice silikleşti sandal. Dalgalar ve rüzgar dindi. Dibi görünür oldu denizin. Beni, hazır bekleyen bir mezar belirdi suyun dibinde. Hareketi algılayabildiğim tek noktada ise düşünceler vardı.

Sırtüstü uzanıp gökyüzünü artık tamamen kapatmış dalgalanarak inen o koca örtüye diktim gözlerimi. Üzerime yumuşak bir iniş yapıp nefessiz bırakarak boğacaktı beni anlaşılan. Çok yaklaşmış ve hızlanmıştı. Burnumun dibine kadar indi ve nefeslerin en derininden bir tanesini içime gömüp gözlerimi sıkı sıkı kapatmak zorunda bıraktı beni.

Ne ile karşılaşacağımı bilmediğimdendir daha önce hiç hissetmediğim, bir panter kadar yırtıcı, bir o kadar çevik ve güçlü, 6 fil ağırlında olabileceğini tahmin ettiğim, bütün vücudumu koca bir yılan gibi sarmalayıp sımsıkı sıkan, tanımadığım bir hayvanın pis kokulu varlığı belirdi bir an kapalı gözlerimin gördüğü karanlığın içinde. Çok kısa bir an göz göze geldik. O kısacık an; gözlerimin içine nasıl baktığını asla unutmayacağım. Sanki bütün bir hayatı tek nefeste içine çekmiş ve koca bir balgam pıhtısı haline getirip olanca ağırlı ve iğrenç vıcıklığıyla suratıma tükürmeye hazırlanır gibiydi. Yeşil yeşil. Ona fırsat vermemeliydim. Hızla açtım gözlerimi. Ve benim dışımda her şeyin, görebildiğim her uzağın o bembeyaz devasa örtünün altında kaldığını gördüm. Elâlar elâ değildi sanırım artık. Tam benim üstüme inen kısmında sigara yanığına benzer kocaman, şekilsiz bir yırtık vardı. Beni içine alıp örtünün üstünde kalmama sebep olmuştu. Kafasına boyalı bir tual geçirilmiş salak bir adam düşünün. İşte onun gibi!

Doğrulup ayağa kaltığımda karşılaştığım dünya manzarası bugüne kadar bana yalnızlığı böylesine samimi ifade etmeyi başarabilmiş en muhteşem manzaraydı. O günden sonra insan varlığı benim için yalnızca örtü altındaki kıpırdanmalardan ibaret olacaktı. Öyle büyük bir yalnızlıktı ki bu, insan ister istemez hafif hissediyordu kendini. Uçup süzülmek, rüzgâra bırakmak istiyordum bedenimi. Hafiflik mutlu ediyor, yalnızlık acı veriyordu.

Gözü doymaz çılgın bir bulut koleksiyoncusunun en nadide parçaları olan Beyaz Bulutlar'ını içine tıka basa doldurup sakladığı gezegen sonunda basınca dayanamamış ve patlamış olmalıydı. İyi de, dünyaya mı dökülmek zorundaydı hepsi?

Uzunca bir süre sessiz kalıp o eşsiz manzarayı soludum. Tüm bu olup bitenlere tanık olduğum için şanslı mı hissetmeliydim kendimi? Yoksa şans örtünün altında olduğunu bilmeden yaşayanlarla mıydı? Artık eskisi gibi üzülemeyecek, sevinemeyecek, eskisi gibi koşamayacak, konuşamayacak, bir daha asla eskisi gibi algılayamayacaktım hayatı. Davranmam da olanaksızdı eskisi gibi. Bilmemem gereken bir şey biliyordum. Örtünün farkındaydım. Dahası, üstüne de çıkabiliyordum. Çok kişiye göstermeye çalıştım o sigara yanığını. Ama fayda etmiyordu. Deliğe yaklaştıkça yüzleri kayboluyordu insanların. Dönem dönem yalnız olduğundan bahsedenlere inanmayın. Yalnızlık bir ömür sürer başlamışsa eğer. Ve yalnızlık kendisinden bahsettirmeyecek kadar kırar insan direncini. Hayatı böler. Üstelik kimse de yoktur örtünün üstünde bahsedecek. Altakiler güler.

Milyonlarca yıl evrenin bir yerlerinde saklayıp gözünüz gibi baktığınız Beyaz Bulutlar'ınız etrafa saçılsaydı siz ne yapar dınız? Neler hisseder diniz? Ben ne pahasına olursa olsun, her şeyimi bir kenara bırakıp -onlar nereye ben oraya- sürüklenir giderdim sanırım. Hani hafifim ya bir de! Ve sanırım gidip de yerleşecekleri yerin en doğrusu olduğu konusunda zorlanmadan kandırabilirdim kendimi. Nasıl ki bugüne kadar onların koleksiyonumun en nadide parçaları oldukları konusunda zorlanmadan -farkında bile olmadan- kandırabildiysem yine kendimi. Sürüklenir dururdum. Korumak adına. Belki bir gün tekrar sahiplenmek adına. Kafiye olsun diye değil, belki hediye etmek adına. Bir gün onları, bir kadına.

Bu olayın üzerinden çok zaman geçecek ve ben ancak yıllar sonra tüm bunların sadece sonraki acıların yükünü hafifletmek adına yaşanmış safsatalar olduklarını anlayacaktım. Ama o an tam göbeğindeydim acının. Deliğinin içinde. Emiyordu beni. Altın vuruşun o kaçınılmaz, o bilinmeyen çelişkisi yaşanıyordu? Her an uçmaya hazır fakat hep yere daha sağlam basmaya çalışan aylak bir alkolik gibiydim. Yaşama son verebilecek kadar yoğun bir şekilde içimi kemiren bu duyguların aslında gelecekte ölümü bile utandırabilecek gerçek acıların bayat kokuları olduğunu bilemezdim ki...

Ve rüzgâr soyunmamı istedi benden. Ya da bana öyle geldi. Kulak tırmalayan ince bir ıslık sesiyle "Uçmak için ağırsın" dedi. Paltomu çıkarttım. "Yetmiyor" dedi. Nasıl olsa onundum, kazağımı da aldı. Daireler çizerek dönüp duruyor, sonra kulağımın dibine kadar girip "Olmuyor, olmuyor..." diye ağır aksak fısıldayarak esiyordu başımın üstünde.

Açıkça okunuyordu ifadelerinden; şaşırmışlardı. Tişörtümü de çıkartınca dile geldi şaşkınlıkları. Topladı kürekleri koca adam. Şair ruhla tanrıçanın sözü kesildi. Havanın soğuk olduğuna, bu soğuk havada, bu halde hasta olunabileceğine dair zırva söylentiler eşlik ediyordu bana, kemerimi çözerken. Kıçımı hafifçe kaldırıp pantolonumu indirdim. Dizlerimden aşağı. Bıraktığımda çıt çıkmıyordu kimseden. İfadeler bağırıyordu ama yutulmuştu kelimeler. Çok ağır hareket ediyordum. Yemekten sonra çöken rehavetin altındaymışım gibi. Rüzgâra baktım, beğenmedi; "Uçmak için ağırsın" diye yineledi. Sanırım anlamıştım...

Ayağa kalktım. Kıçımı yüzlerine dönüp en uca bir adım attım. Kusuldu birden kelimer: İnanamıyorum, bunu yapamazsın, delirdin mi, sen ne yaptığını sanıyorsun, dur lütfen... diye... diye... kısılmaya başladı sesler...

Birkaç yüz metre ötedeki sahilde haftasonu kalabalığını oluşturan küçük insanlar cirit atıyordu. Acıklı sesiyle titreyen bir keman girdi derinden. Elimi göğüslerimin üzerinde gezdirip yavaşça aşağı doğru kaydırdım okşayarak ve parmaklarımı donumun içine sokup göbeğimin altındaki kılları kaşıdım bir süre. Kemanın giderek yükselen sesi tek bir notayla, kesintisiz, uzun bir giriş yapmıştı. Gözlerimi kısmış sahildeki insanların yüzlerini seçmeye çalışıyordum. Diğer elimin de yardımıyla baş parmaklarımı içine geçirdiğim paçalı donumun belimi tutan lastiklerini çekiştirip iki üç kez daireler çizerek arkaya ve öne doğru gevşetirken, göğsümü gere gere derin bir nefes aldım burnumdan. O an sahili süzerken benden habersiz kendini dudaklarımın altına bir yere yerleştiren o küçük, muzır gülümseme ise görülmeye değerdi doğrusu. Birkaç aksak notayla su yüzeyini okşamaya başladı keman. Dalgalar dinginleşti. Ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Biriken kalabalığın içinde tanıdık bir yüz, flaş gibi patladı birden gözlerimin önünde. Hızlı bir yakın çekimle odaklandım herifin yüzüne. Biraz daha kısıldı gözlerim; tanımıyordum. Yanındaki kadına döndü kamera; tanımıyordum. Yanılmıştım. Dikkatim dağıldı bir an. Her ne kadar yalın ve net olsada düşüncelerim, kabul ediyorum karışıktı aptal kafam. Evet, en az odam kadar dağınıktı, aptal kafam.

Bacaklarıma dolanan rüzgâr, bir paçamdan girip diğerinden çıktı. Esiyordu işte. Sert ve keskin bir hamleyle gözlerime dayadı gözlerini. Tüylerim diken diken oldu, toparladım o an. Sokuldu iyice. Dudaklarıma yaklaşıp öptü beni. Nefesimi çekince yarıya kadar ağzıma girip gırtlağıma dayandı. Onu yutmaktan korktum. Nefesimi verip yavaşça üfledim. Çıktı ve süzülerek boynuma dolandı. Göğüslerimi okşayıp yanaklarıma geçti ve nazikçe omuzlarıma sürdü saçlarını. Sahildeki fareler yalnızca gördüklerine bakıyorlardır diye umuyordum. Kulağımın içine "Hadi..." diye fısıldarken dilinin ağzında çıkardığı sessiz şapırtıları duyabiliyordum. Sertleşmemesi için gerçekten zor tutmuştum kendimi. Rüzgâr herkesin ortasında benimle çırılçıplak sevişmeyi göze almışsa, ben de alabilirdim. Dönüp son bir kez baktım sandaldakilere. Yapmayayım mı? Neyi? Belimi tutan lastikleri gevşetip, yavaşça kalçalarımın altına indirdim. Bırakınca düştü. Geri adım atmak bana göre değildi. Önde ise adım atacak yer yoktu. Havalanarak çıkacaktım paçavramın içinden. Piyano geç kalmıştı ama keman tek başına da götürebiliyordu müziği. Rüzgâr beni sevmişti. Ben de onu. Bedenimi usulca sarıp beni içine alarak yükseltmesi çok hoşuma gitmişti, hele böyle bir ön sevişmenin ardından; nasıl da belliydi Gökyüzü'nden geldiği. Kısa bir an, uçmaya çok tanıdık hissettim kendimi. Avuçlarında taşıdı beni rüzgâr. Durdu zaman, dönmedi dünya bir an. Fareler ve insanlar dondular. Sustu keman. Asılı kaldım havada. Görüntüyü bana odaklayıp 45 derecelik açıyla bir daire çizdi kamera altımda. Beyaz Bulutlu Mavi Gökyüzü fonda. Ve işte yetişti piyano tam zamanında. Tek bir ses. Tanrım. Es. Ve bir tane daha. Ve bütün orkestra aynı anda; onlarca keman, piyano, iki gitar duyabiliyorum, nasıl da yumuşak bir flüt, keskinliği üstünde yine trompetin, bayılıyorum şu saksafonun kıvrımlarına... Arkadan gelen? Evet evet obua! Yeri göğü titretiyor baslar duyuyor musunuz? İşte, bunlar da Steinbeck'in kulaklarını çınlatan çanlar. Ama o kemanlar varya o kemanlar; istediler mi nasıl da tüyler ürpertip coşkuyla gökyüzüne çıkartıyorlar insanı. Havadayken daha bir iyi anlıyorum kemanları. Melodiler onların gözyaşları.

Tek bir damla... Ve rüzgâr ayırıyor avuçlarını. Suya düşüyorum. Şubatın ortası. Donduran soğuğu hissediyor bedenim ama asla üşümüyorum. Mezarıma bu kadar yakınken bu hazin su altı sessizliği bir kez daha hatırlatıyor bana yalnızlığımı. Tadını çoktan unutmuş olduğum bir duygu seziyorum derinde bir yerlerde ve çoktan alışmış görünüyorum koca örtüye. Hatırlayamıyorum bir türlü. Boğun beni.


ARASH AKHRAVI
E-MAIL :
a.akhravi@milliyet.com.tr




[Bir Delinin Güncesi] - [Trafik Cadısı] - [Sanal Milletvekili] - [Stad Casusu] - [Reyting Canavarı]