SiyasetRSS
12 Nisan 2010 - 01:28

CHP gerçekten değişebilir mi?

CHP kurultayı öncesinde partide “gerçekten değişim olur mu?” heyecanı var. Düşünülenler kamuoyu değil teşkilatları heyecanlandıracak cinsten

Mayıs sonundaki CHP kurultayı şimdiden parti içinde “değişim kurultayı” diye anılıyor. Hımm.. Kırk yıldır tanıdığımız CHP, gerçekten değişebilir mi? 
Beklenti büyük. Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil’in geçen hafta Deniz Baykal’ın “Başbakan” olacağını iddia etmesiyle CHP kulislerini bir heyecandır almış. Anlıyorum ki bazen bir kelime bile karamsarlık denizlerini yarmaya yetiyor. CHP’lilerde, Deniz Baykal’ın bu kurultayda parti yönetimini gençleştirmesi, “Politbüro” yerine dinamik yeni isimlere yol vermesi beklentisi tavan yapmış durumda.
Tabii kurultaydan devasa bir dönüşüm beklememek lazım. Baykal geçmişte, Önder Sav, Onur Öymen gibi kamuoyu önünde yıpranan eski silah arkadaşlarından kolay vazgeçmeyeceğini kanıtladı. CHP lideri sadakati önemsiyor, isyanı ise feci bastırıyor. CHP’nin önümüzdeki seçime solu “kucaklayarak” girme olasılığı, kamuoyu ve teşkilatlar ne kadar istese de, Hikmet Çetin, Zülfü Livaneli gibi yollarını ayırdığı eski dostları yanına alarak girme olasılığı zayıf...
Peki ne olabilir bu kurultayda? Kendi tabanının bile hafif homurdanarak oy verdiği CHP, seçime bir yıl kala heyecan yaratacak yeni bir vitrin oluşturabilir mi?
Anladığım kadarıyla partide popüler bir damar yakalayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun en nihayet genel başkan yardımcılığına getirilmesi ihtimali çok yüksek. Ancak çok heyecanlanmayın; CHP’de 14 genel başkan yardımcısı var ve bunların çoğu televizyonda yüzünü görünce kanalı anında zapladığınız isimler.
Muharrem İnce, Gürsel Tekin gibi aslında pek de genç olmamakla birlikte nedense “genç nesil” diye tanımlanan popüler figürlerin, yine Baykal eliyle biraz daha öne çıkarılacağını sanıyorum. Ayrıca muhtemelen kurultay öncesinde İstanbul iş dünyası ve bürokrasiden, hiç beklemediğimiz birkaç isim de CHP saflarında yer alacaktır.
Parti kulislerinden edindiğim izlenim, Baykal’ın yalnız genel başkan ve parti meclisini değiştireceği değil, partideki kurmaylarına AK Parti’deki gibi bireysel sorumluluk alanları verebileceği yönünde. İsabetli bir karar. Örneğin “teşkilattan sorumlu”, “dış ilişkilerden sorumlu” genel başkan yardımcıları ve MYK üyeleri...



En merak ettiğim, neredeyse iki yıldır yerinde yeller esen “CHP kadın kollarının” akıbeti. Aslına bakarsanız CHP kadın kollarıyla ilgili çok pozitif izlenimlerim yok. Gördüğüm kadarıyla genelde 10 Kasım’da Anıtkabir’e çıkmak, arada fırsat bulunca çarşaf yırtmak gibi faaliyetler dışında siyasette esamesi okunmuyor. Bunlar çok anlamlı faaliyetler olabilir. Ancak uluslararası seminerler düzenleyen, kapı kapı dolaşıp kadınlara “açılım”ı anlatan AK Parti’nin kadın kolları o kadar aktif ki, muhalefet partisindeki bu boşluk dikkat çekiyor.
Anladığım kadarıyla CHP lideri kadınların siyasete “altın günü” yaparcasına “kadın kolları” olarak katılmasına pek sıcak bakmıyor. Teşkilatlara ve parti meclisine daha çok kadın almak istiyor; ancak ille de “kadın kolları” kisvesi altında değil. Feministler buna sevinecektir.  
Bütün bunlar kamuoyunda “heyecan” yaratır mı bilemiyorum. Ancak “Değişim! Değişim!” diye inleyen CHP teşkilatlarında etkisi olumlu olur. Seçime giderken önemli olan da bu: Köşe yazarlarını tatmin etmek değil, tabana enerji getirmek.

Engin Alan konuşmasa!
Emin Çölaşan, Sözcü gazetesinde Balyoz soruşturmasından tutuklanıp GATA’ya kaldırılan emekli Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Engin Alan’la konuşmuş. Röportaja sözüm yok, Çölaşan’ın yaptığı önemli bir gazetecilik, ancak Paşa’nın böyle kritik bir dönemde sarf ettiği sözler, son derece vahim.
Yanlış anlaşılmasın. Soruşturmanın detaylarını bilmemekle birlikte, Taraf gazetesinde “darbe girişimi” olarak lanse edilen senaryoyla ilgili kafamdaki soru işaretlerini bu sütunda defalarca yazdım. Çetin Doğan ne kadar aykırı bir figür olsa bile, bana, Türk ordusunun cami bombalayacağı, darbenin 170 kişilik bir seminerle hazırlandığı iddiası başından beri pek inandırıcı gelmedi.
Ancak Çölaşan’ın “Öcalan’ı getiren efsanevi komutan” olarak anlatılan emekli generalle yaptığı röportaj da askerin en tepe noktasındaki isimlerin bazen dünyaya ne kadar sağlıksız bakabildiğinin de acı bir hatırlatmasıydı. Engin Alan, haklı olarak orduda yıllar yılı ateş hattında hizmet verdikten sonra “düşman komutanı” muamelesi görmekten, savcılıkta sabıka resminin çekilmesinden şikâyet ediyor. Eyvallah.
Daha sonrasında ise övünerek Gelibolu’da kolordu komutanı iken Erdoğan’ın törenin iki saat geç başlaması talebini nasıl reddettiğini, tören bitiminde alkışlamadığını anlatıyor.
Alan, cezaevinden kaçmak niyetinde olmadığını, Silivri’ye döneceğini söyledikten sonra “Beni idam etsinler, razıyım. Ya da beni İmralı’da Abdullah Öcalan’ın veya Diyarbakır’da Şemdin Sakık’ın yanına gönderecekler, yarım kalan hesabımızı orada bitireceğim” diyor.
Okuyunca hayrete düştüm. Özel kuvvetler her zaman sıra dışı, hafif Rambo-vari tipleri barındırır. İşin doğası bunu gerektirir. Ancak bir komutan böyle hassas bir dönemde ağzını açmadan önce biraz düşünmez mi? Adaletsizlikten, haksız yargılamadan şikâyet eden biri, hukuk düzenini tamamen göz ardı ederek İmralı’da “Öcalan’la hesabını bitirme” hayalini mi kurar? Şaşırdım doğrusu.

‘Taş Atan Çocuklar’ referanduma kurban olmasın
Birkaç hafta önce Başbakan Erdoğan, çeşitli gösterilerde taş attığı için astronomik cezalarla yargılanan çocukların durumunu konuşmak için bir grup aydınla bir araya geldi.
Artık hikâyeyi biliyoruz. Gençlerde Diyarbakır ve farklı bölgelerde spontane gösterilerde bir taş atma sevdası başladı. Anne-babalarını dinlemeden, sokaktaki ağabeylerin de gazıyla, polis panzerlerini görünce başlıyorlar sallamaya. Kimisi 12-13 yaşında, kimi daha büyük... Devlet bu “Filistin/İntifada” çağrışımı yaratan ve çocukların kullanıldığı görüntülerden o kadar rahatsız oldu ki, 2006’da “caydırıcı” olsun diye maksimum ceza uygulamaya başladı; yargı da bu durumu kabullendi.
Ancak şimdi bambaşka bir sorun var karşımızda. Küçücük çocuklar taş attıkları için “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” yapmaktan ceza alıyor; çocuk mahkemelerinde değil bildiğimiz ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyor ve 7,5 yıl ila 24 yıl arasında cezalara çarptırılıyor.
“Bu durum kaç aileyi etkiliyor ki?” diye sormayın bile. Kendilerine “Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları” diyen ve taş atan çocukların mağduriyetini gidermeye çalışan girişimin içinde yer alan avukat Mehmet Uçum, bu durumun yaklaşık 4000 çocuğu ilgilendirdiğini söylüyor. Bunlardan sadece 400’ü halen hapiste. Ancak kalanların çoğunun davaları hâlâ Yargıtay’da. Sayı giderek de artıyor. Aileleriyle birlikte on binlerden söz ediyoruz.
Başbakan’la görüşen aydınlar, “çocuklar hiç ceza almasın” demiyor; ancak bu cezaların insaflı bir yere çekilmesi, çocukların okullarına devam edebilmesi için çabalıyor. Uçum, mevcut durumun vicdanen ve hukuken sakıncalarını anlattıktan sonra başka bir önemli noktaya değiniyor: “1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar PKK’yı nasıl büyüttüyse, burada yaşanan mağduriyetin de ağır etkileri olacak gelecekte. Bu çocuklar 14 yaşında hapishaneye girip yıllarca orada kalıyor. 20 yıl sonra belki de ‘taş atan jenerasyonun’ yarattığı sorunlarla uğraşıyor olacağız. Belki o kuşak, yeni bir çatışma ve kopuş sürecini başlatacak.”
Bu kaygılar son derece haklı. Anne sözü dinlemeyip mahalledeki ağabeylere özenen bir veledin, taş attı diye hapse girip 10 yıl sonra profesyonel PKK militanı olarak çıkması hangi akla hizmet edebilir? Üstelik çocukların ağır caza mahkemelerinde bu şekilde yargılanması, hukuken tartışmalı bir durum.
Duydum ki nisan başında yapılan toplantıda Başbakan, aydınları ilgiyle dinlemiş ve hükümetin hazırladığı cezalarda sadece cüzi bir indirim getiren teklifin “yetersiz” kaldığına ikna olmuş. “Benim de çocuklarım var; bakın burada Bülent (Arınç) Bey’in de evlatları var. Çocuklara koruma çerçevesinde bakmayı biliriz. Ancak yarım çözüm olmasın. Bir çözelim pir çözelim” demiş.
İşin güzeli, CHP ve MHP de bu çocukların mağduriyetini giderme konusunda üç aşağı beş yukarı hükümetle paralel düşünüyor. Başbakan konuyu, ilgilenmesi için AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’a havale etmiş vaziyette.
Burada korkum, anayasa değişikliği ve referanduma kilitlenen Meclis’in “taş atan çocuklarla” ilgilenmeyeceği, zaman ayırsa bile anayasa konusunda birbirlerinin gözünü oymakla meşgul olan partilerin bu konuda uzlaşmayı beceremeyeceği... Lütfen bu sefer Meclis bizi şaşırtsın. Hapishanede bekleşen 400 çocuk ve temyiz sonucunu bekleyen binlercesinin sesine kulak tıkamasın...

Reklamlar & Kişisel Ürünler
Yazarlarda Ara
Bul
©Copyright 2010