"Ben okurun şımarttığı bir yazarım"

Gazeteci Ahmet Tulgarın iki kitabı birden yayımlandı. Tulgar "Hayatımı vakfettiklerim, bu ülkenin sokaktakileri. Onları sevmek içimden geliyor ve ben hep onlardan yanayım. Onun için de beni sevmelerini istiyorum" diyor

axcum021.jpg Kendi doğrularının izini süren, sosyalist kimliğini bir antika gibi yanında taşıyan, dünya malına temayülü muteber görmeyen, askerlik anıları yerine, mahpus günlerini anlatan, aksini adaba aykırı bulan, iktidarın bütün versiyonlarına baştan tavır alan duygusal biri. Daha çok uzakları, daha az bugünü yaşıyor. Bu meslekte tavrı ve duruşu net az sayıda insandan biri o. Başkalarının acılarına duyarlı bu duygusal gazeteci, şimdi yazı ve röportajlarından seçme iki kitap çıkardı: "Tam Yakalandığımız Yerden" ve "Mahallede Herkes Kahramandır". Teliflerini İnsan Hakları Vakfına bağışladı. Ahmetin "çocukları" gibi gördüğü kitaplarına eli değdiğinde yanındaydım. Heyecanına, mutluluğuna, sevgisine ve kitapları okşamasına tanık oldum. Şimdi diyorum ki, Ahmeti sevin. Siz sevmezseniz o kendini daha çok sevecek. O kadar ki kendisini paylaşmaktan vazgeçecek. Kaybetmeden sevin onu. Ahmet Tulgarla tanıştığımızda ona söylediğim ikinci cümle "Biraz dağıtmışsın" olmuştu. Yanıldığımı sonra anladım. Düzensizliğin düzeni onun yaşam biçimiymiş. Dağıtmadan hiçbir şeyin mücadelesi verilmiyor bu hayatta. Gazetede, küçük ve ıssız bir ada gibi o. "Benim işbirlikçim okur" Çok doğru, onlar benim çocuklarım. Gazetede yapılan her şey bir müddet sonra kayboluyor. Yazılarımı uzun süre hatırlarım, fakat röportajlarımı çok hızlı unutuyorum. Kitaplar kendimle yüzleşmemi, kendi süreçlerime yeniden bakmamı sağladı. Okur açısından da onlara daha derli toplu bir Ahmet Tulgar sunuyor. "Tam Yakalandığımız Yerden" ve "Mahallede Herkes Kahramandır". Bu kitapların senin için anlamı nedir? Kaybettiğin yazıdan çocuklarına kavuşmak mı? Yazılarda, özgürlüğün her türüyle ben varım. Röportaj yapıyorum ama ben bir yazarım. Yazıların tamamı benim, röportajları bir başkasıyla paylaşıyorum. Biraz bana biraz ona ait. Röportajlarda karşılıklı bir etkileşim var. Etkiliyor, etkileniyorum. İktidarımı muhatabım üzerinde şiddetle uygulamaktan kaçınıyorum. Sükunetli bir röportaj ortamı da okura karşı haksızlık olur. Mücadele ve uzlaşma, tıpkı hayattaki gibi. Yazıları daha fazla sahipleniyor, röportajlara ise nazlanıyorsun. İnsanlar seni iyi bir röportajcı olarak tanıyor. Bu haksızlık değil mi? Çok. Soruları merak ederek soruyorum. Sorarken de içimden ne diyecek diye geçiriyorum. Bazen de soruyu sorup dalıyorum, cevabı hatırlamadan yeni bir soruya girişiyorum. Bunu kaseti çözerken fark ediyorum. Soru sormak sana haz veriyor mu? Röportajda okurun asıl ilgilendiği sorulardır. Çünkü o insanların pek çoğunu medyada sürekli demeçler verirken görüyorlar. Toplumda bu insanlara bir taraftan ilgi oluşuyor, bir taraftan da öfke. İşini o ilgiyi hesaba katarak yapan bazı gazeteciler onlara çanak sorular soruyor. Ben ise sorularımla medyatik örtünün altındaki gerçeği göstermeye çabalıyorum. Böylece okur nezdinde daha dost algılanıyorum. Soruların cevap gibi, hem yorum var hem de çok uzun. Kitapta itiraf ettiğin gibi, kendini sokaktaki insana anlatma ve sevdirme çaban var sorularınla. Soru ve sokak arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun? Okur ve ben birlikteyiz. Röportaj yaptığım kişi karşımızda. Okurla işbirliği mi yapıyorsun? Hayatımı vakfettiklerim, bu ülkenin sokaktakileri. Sokaktaki bir çocuk bana kendi çocuğum gibi geliyor. Onları sevmek içimden geliyor ve ben hep onlardan yanayım. Onun için de beni sevmelerini istiyorum. Ben okurun şımarttığı bir yazarım. O kadar şımartılmışım ki, sokakta mutlaka birileri bana destek verir diye düşünüp her türlü kavganın içine giriyorum. Sokakla çok özel bir ilişkim var. Kendini okura anlatma çabanı anlıyorum ama sevdirmeye dönük çaban problemli değil mi? "Süleymaniyede kendimi çok iyi hissediyorum" Sokaktan. Benim artım hem Türkiyede hem de dışarıda sokak tecrübesini yaşamış olmamdır. Hayatın gerçeği, zenginliği sokakta var. Sen hayatı nereden yakaladın? Küçük yaşlardan itibaren kendimi beğeniyor olduğumu hissettim. Hayat beni oradan yakaladı. Bu hayat güzel ve sen de güzel şeyler yapacaksın duygusunu hissettim. O yüzden bu dünyada kendi evimdeyim. Hayat seni nerenden yakaladı? Hayır. İstanbulla bütünleşmiş bir yer. Süleymaniyeye geldiğimde kendimi çok iyi hissediyorum. Kitabın kapak fotoğraflarını Süleymaniye Camiinin avlusunda çektirdin. Mesaj kaygısı var mı bu tercihte? İkisinde de. Burada hayatın anlamını kavrıyorum. Süleymaniyede tam benim tasavvur ettiğim güzellik, duygu, estetik ve akıl var. Süleymaniyeyi karış karış bilirim. İçeri girdiğimde imamlara "Camimiz nasıl?" diye sorarım, bir insanı sorar gibi. İçeride mi dışarıda mı? Türkiyeye özgü bir ışık olduğunu düşünüyorum, geliyor ve benden yansıyor. Kitapta senin yüzüne vuran ışık nereden geliyor? "Beni bir de özel olarak solcular, Kürtler ve İslamcılar seviyor" Kahraman gibi değil de, hayatın bütün gelgitlerini görmesi istenmiş, kendisine güzel bir hayat bahşedilmiş birisi olarak görüyorum. Büyüdüğüm günlerde tevazu ve tevekkül önemsenirdi, dünya malına düşkünlük adaba aykırı bulunurdu. Benim dünya malıyla bir işim yok. Ölürken geriye bakıp şöyle diyeceğim: İstediğim gibi bir hayat sürdürdüm ve iyi bir insan oldum. Hiç kendini kahramanlaştırdığın anlar oluyor mu? Diyor. Milliyet okuru uçları pek sevmez ama beni tutuyor. Milliyet geniş bir okur kitlesine sesleniyor. Beni bir de özel olarak solcular, Kürtler ve İslamcılar seviyor. Sokaktaki adam "Helal olsun, ne güzel sormuşsun" diyor mu sana? Tabii ki. Aslında benim asıl işim soru sormaktan çok cevap vermek olmalı. "Cevabı kısaltırdım da sorularımı kısaltmazdım" diyorsun kitapta. Sana soru sorulması vaktinin geldiğini mi düşünüyorsun? Megolamani gibi algılanmasın ama bende gazeteciliğin her türüne ait garip bir beceri var. Şimdi yanlış bir iş mi yapıyorsun? İnsan bir mucize. En kötü koşullarda da yaşamla bağlantı kurup orada da güzel bir hayat kurabiliyor. Cezaevinin cezalandırma süreci ilk bir aydır. Sonra ruh o sürece alışıyor. 12 Eylül sürecinde, bizim gibi yaşayıp da dışarıda olmak adaba aykırıydı. İçeri bilinçli olarak girdim ve bilinçli olarak çıktım. Eski solcular "Biz artık bu işleri bıraktık" deseler bile hayatlarının bir yerinde o ideolojik kopma sürüyor. O yüzden ya çok mutsuz oluyorlar ya da nihilist. Sosyalist hareket içinde yer aldığın için 1983-87 arasında cezaevindeydin. Kendini hâlâ mahpus hissedip onu kaybetmemek için elinden gelen kışkırtıcılığı, suça teşviki yapıyorsun...İlla kışkırtıcı olayım diye bir düşüncem yok ama ben ancak böyle kendimle barışık olabilirim. İçeri atmıyorlar artık.

16 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber