Eurovision'un "11 Eylül"ü, Türkiye'nin tarih tekerrürü

Şu sıralar herkes "Biz bu filmi görmüştük" diyor. Değiştir o zaman!

tubakyol@yahoo.com Düşünmem gerekmeyecek. Anlamak için çabalamam gerekmeyecek. Bu adam da nereden çıktı, bu kadın niye böyle söyledi diye durduk yerde kafa yormayacağım. Yaşasın.* * *Danıştay'a silahlı saldırı olduğu gün ben sabahın köründe kalkmıştım. Gerçekten kör karanlıkta. Beş civarı. Sonra yollar, uçakta rötar var, üst üste kahveler, nihayet başka bir kent, otel...Ah uyusam şimdi, uyusam biraz... Bir kere kalkınca, öyle bir yere kıvrılıp kestirebilen insanlardan değilim. Zaten sersemim, iyice sersemleşirim böyle bir durumda. Öğle yemeğine kadar boşum ama odada kalırsam da hiç kaçarı yok, uyuyacağım. Lobiye inip televizyon seyretmeye başladım. Spiker, saldırıya dair bilgiler gıdım gıdım geldiğinden, eldeki aynı bilgileri aynı cümlelerle 1157'nci kere tekrarlarken, ben de artık daha cümle başlarken sonunu tamamlayabilecek kadar konuya hakim olduğum halde, gözümü ayırmadan, bir kelime dahi kaçırmamak için kulaklarım yelken -izliyorum."Yaşlı" demek ayıp galiba, orta yaşı geçeli bayağı olmuş iki kişi gelip omzumun üzerinden televizyona baktılar. Sonra biri, diğerine dönüp "Biz bu filmi görmüştük" dedi. Gittiler.Bu çok hızlı tespit... Nasıl denir, canımı sıktı. Hatta kızdım bile denebilir.Uykusuzluktan olabilir. Sinirli biri olurum ben uykumu alamadığımda.Daha benim yaşım kaç, başım kaç ama bu "filmi" ben de defalarca izlemiş olduğum için onların şahsında tüm memlekete kızmış da olabilirim. Hem bu kötü filmi ezbere bilip hem de yeniden, yeniden oynatılmasını engelleyemedikleri için... Ama en çok da bu bir "film" olmadığı için!Bu bir film değil, gerçek bu. Nasıl kuvvetlendirilir bu "gerçek" lafı? Gepgerçek? Bu "gepgerçek" olayda birileri yaralanmış, bir kişinin durumu da çok ağırdı o esnada... * * *Eurovision akşamı evime dönmüştüm artık. Biraz yorgundum, Eurovision iyi gelir. Derken Finlandiya çıktı. Çok güldüm ben Finlandiya'ya. Şarkıları komikti. Kendileri komikti. Ama en çok da Bülend Özveren'e güldüm. Baştan beri Finlandiya'ya gıcıktı zaten. Onlar puan aldıkça da nasıl şaşırıyordu yılların Eurovision insanı Özveren. Ah, ne hale gelmişti ca'nım Eurovision. Onun Euorovision'u bu muydu? Bu, bu, bu... Yaratıklar! Hâlâ televizyona jean'le çıkılır mı, çıkılmaz mı, seyirciye saygısızlık mı falan gibi mevzuları tartışan bir ekolden tabii Bülent Özveren. Bu maskeli adamların -otelde bile maskesiz göremedik onları diye şikayet etti laf arasında- onun Eurovision'unda ne işi vardı? Onun o güzelim, terbiyeli, en Avrupai, pek medeni yarışmasını teröristler basmıştı adeta, Özveren öyle şaşkındı.Sonra Bekir Coşkun da beni çok şaşırtarak, hiç de ondan ummadığım üzere, Finlandiya'nın Eurovision zaferiyle ilgili, "Dünyayı satanistler sardı" tadında bir yazı yazdı.Oysa... Finlandiya'nın tek yaptığı ezber bozmaktı. "Filmi" değiştirdi Finlandiya. Senelerdir "hep aynı filmi" izleyenlere, "bu filmi" beğenmese bile değiştirmeyi akıl edemeyenlere, bunun "değiştirilebilir" olduğunu gösterdi.* * *Ben aynı filmi bin kere izleyebilirim. Böyle dinlenirim. Ama hayat... Senelerdir Türkiye'de birbirine benzer hadiseleri izliyor olabiliriz ama bunlar senaryosu yazılmış, çekilmiş bitmiş, artık değiştirilemez, sadece seyredilir şeyler değil. Değiştirilebilir.Mütemadiyen bunları izleyip, düşünmeye lüzum olmadan anlamanın rehavetine kapılmak yerine artık bu ezber bozulabilir.Lordi'nin şarkısı "Hard Rock Hallelujah" -böylesi daha hoşunuza gidecekse eğer: Hard Rock Elhamdulillah- meleklerle iblislerin karşı karşıya geldiği bir tür kıyameti anlatılıyor. Kurtulmak için tek ihtiyacımız "şimşek gibi anlık aydınlık, güç ve cesaret"...Kötü bir çeviriyle, şöyle bir şeyler: "Ay yükselirken / Bize bir işaret gönder / Bu dehşetten çıkmamıza izin ver." Ben aynı filmi bin kere izleyebilirim. Bazen televizyonda bir şey ararken, çok yorgunsam eğer, daha evvel izlediğim bir film bulduğumda sevinirim bile. Aynı filmi tekrar izlemek, dinlenmenin bir parçasıdır. Magazin programı izlemek de aynı filmi bininci kere izlemek gibi bir şey esasında. Bir kere "haber" dedikleri şey, zaten "tanıtım" kadar bir şey ve o tanıtım da habere sıra gelinceye kadar bin kere dönmüş, artık ezberlenmiş oluyor.Dahası magazin haberlerinde bazen başrol oyuncularından biri değişse bile hep aynı şey tekrar edip duruyor.Bakınız Kaya Çilingiroğlu, bu sefer de Hülya Avşar'ı değil, Feraye Tanyolaç'ı "aldatıyor". Eskiden kiminle görüntülenirse görüntülensin Hülya Avşar'ı sevdiğini söyleyen Çilingiroğlu, bu sefer de birlikte görüntülendiği kadını değil, Feraye Tanyolaç'ı sevdiğini açıklıyor.Bu esnada ben de süper bir açıklama bulmuş bulunuyorum. Bu programları izliyorum diye bana kızanlara verecek bir cevabım var artık: Dinleniyorum.Muhalefet lideri ile başbakan bile "ıvır zıvır"la vakit öldürüyor. Demek ki onları dinlersek , "ıvır zıvır" dinlemiş olacağız. Üstelik bir de anlamaya çalışarak boşa vakit harcayacağız. Düşüneceğiz falan. Ve bir yere varamayacağız.Ben de magazin programı izliyorum, ne yapayım?En azından dinleniyorum. Arada bir yeni bir isim ezberlemek zorunda kalıyorum tabii ama olacak o kadar da beyin faaliyeti. İyice de uyuşmayayım, değil mi? İyi de... Peki Çilingiroğlu'nun beraber görüntülendiği kadının adı neydi? Neydi, neydi...Feraye'nin soyadını da internetten kopya çektim zaten.Hah buldum. Sinem Ergülen. Magazin takip etmek, "ıvır zıvır" dinlemekten iyi, insan dinleniyor bari Yine o dönem geldi. Yaza hazırlık. Hiç spor yapmayan biri olduğum için, şipşak çareler buldum yine... Geçen yıl içime karbondioksit şırınga ettirmiştim, bu yıl radyo frekans hadisesine daldım. Doktorun benden istediği tek şey, tıpkı geçen yılki gibi, yine mütemadiyen su içmem. Bir sürü litre! Peki. İçiyorum. Fakat galiba bu sular direkt beynime gidiyor benim. Beynim sulanıyor. Ayça Şen'in "Saatçi Bayırı"nda komşu kadın ara ara doktora gidip beyninden su çektiriyordu. Kesin benim de beynim sulandı. Ne zaman düşünsem, zaten çok az düşünüyorum, fakat tam düşünürken, beynim su kaynatıyor. Yok, su koyveriyor. Su bana iyi gelmiyor.Bu arada Ayça Şen'in kitabında bir de tespit var. Hani suyun içinde çok kalınca buruşuyoruz ya, "Hava da aynı etkiyi yapıyor. Ama daha yavaş" diyor Şen.Havayla temas etmeden, plasenta içinde yaşamamız gerekiyordu demek ki. Çıktık bir kere o şahane ortamdan, şimdi çırpın dur. Depresyondayım. manik depresif köşe

16 Eylül 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber