“İçe dönmenin vakti geldi”

Bir poker partisinde geçen tek mekan komedisi “Taksim Hold’em”i yönetmeni Michael Önder, başrol oyuncuları Kenan Ece ve Damla Sönmez’le konuştuk.

“İçe dönmenin vakti geldi”

Taksim Hold’em”, Michael Önder’in ilk uzun metrajlı filmi. Önder filminde dışarıda protestolar olurken karakterlerini Odun lakaplı Alper’in poker gecesine davet ediyor. Alper’in nişanlısı Defne’nin ve lise arkadaşlarının eve poker oynamak için gelişleri eylem ve eylemsizlik üzerine bir tartışmaya vesile olur. Bir yabancının eve konuk olması ise işleri iyice karıştırır. Aralarında Tokyo, Vilnius ve İstanbul film festivallerinin de olduğu yolculuğu devam ederken bu ay gösterime giren “Taksim Hold’em”i yönetmeni Michael Önder ve Alper ile Defne’yi canlandıran Kenan Ece ve Damla Sönmez’le konuştuk.

- Filmin orta sınıf ikiyüzlülükleri üzerine olduğunu söyleyebilir miyiz?

Michael Önder: Ben ikiyüzlülük demiyorum. Riyakârlık var mesela ama bunların hepsi yargı cümlesi. Çünkü ben insanların doğasında bu davranışların olduğuna inanıyorum.

Damla Sönmez: Çeşitlilik denebilir.

Michael Ö.: Evet. Hayatın sosyal alanlarını belirleyen kurallar var, bunların içinde doğal olarak tutarsızlıklar olacaktır. Bu karakterlere bakıp “İşte orta sınıf böyle riyakârdır” demek çok yanlış. Kim kendini o karakterlerden farklı görüp o karakterleri dışarıdan eleştiriyorsa, kendini de sorgulamıyordur.

- Siz senaryoyu okuduğunuzda ne düşündünüz?

Damla S.: Çok etkilendim. Michael’ın durduğu yer herkese eşit mesafedeydi. Beni en çok etkileyen bu bahsettiğimiz çeşitlilikle ilgiliydi. Yaşanan kafa karışıklığını çok dışarıdan bir yerden gören, bir sürü sese yer veren ve irdeleyen bir senaryo.

Kenan Ece: Senaryonun çok zekice yazıldığını gördüm, çok beğendim okuduğumda. Benim de anlatmak istediğim bir hikâye olduğuna karar verdim ve işin içine girdim.

“İçe dönmenin vakti geldi”

“Dışarıda eyleme gerek yok”

- Film bir evde geçiyor. Dışarıda protestolar var. İç dünya-dış dünya dengesini nasıl kurdunuz?

Michael Ö.: Dışarıda olanı değiştirsen de benzer bir şey olabilir miydi? Bu, uluslararası festivallerde anladığım bir şey. Dış dünyayı Amerika’da yap; New York’ta, Occupy Wall Street sırasında yap, yine çalışacak. Litvanya’da hiç eylem olmazmış ama evde bu tartışmanın aynısı oluyor dediler.

Kenan E.: Dışarıda bir eylem olmasına gerek yok.

Michael Ö.: Renk olarak da belli bir dili olsun istedik. Dış dünya soğuk, istenmeyen; ev kapalı. Bunun referanslarından biri Edgar Allen Poe’nun “Kızıl Ölümün Maskesi” kitabıydı. Dışarıda veba salgını varken, aristokratlar kendilerini şaşaalı bir şatoya kapatırlar, her gece kostüm partisiyle eğlenirler. Poe, kırmızı kullanır, filmdeki evin içi de kırmızı. Cep telefonlarıyla bizim o dış dünyaya bir bağımız oluyor. Katılmasak bile sanki içindeymiş gibi tartışıyoruz. Aynı zamanda da rahat bir yerden tartışıyoruz. O tartışmanın yapılması mesela acaba riyakârlık mıdır, kaçmak mıdır?

Kenan E.: Bence öyle bir dönemde yaşıyoruz, dışarıya doğru o kadar açıldık ki içe dönmenin vakti geldi. Herkesin bir fikri var ve beyan ederek bir şeylerin değişeceğini umut ediyor insanlar. Ama filmde belki de anlatılmak istenen, bir kendi hayatlarınıza baksanız. Kendi hayatlarınızda ne yalanlar söylüyorsunuz, neler saklıyorsunuz, -mış gibi yapıp aslında nesiniz?

Michael Ö.: Filmle ilgili önemli olduğunu düşündüğüm nokta, herkes önce bir kendine baksın hissi. Bulunduğun grubun değerlerinin kendi içinde nasıl çeliştiği, kendi kendine hayatta nasıl tutarsız olduğun; sırf bu izlediğimiz grubun değil, Türkiye’nin ve hatta dünyanın sorunu. O yüzden festivallerde filmin evrensel bir tarafı varmış deyip duruyoruz.

“İçe dönmenin vakti geldi”

Söyleşinin tamamı Milliyet Sanat’ın mayıs sayısında.

“Komik olan bana daha çarpıcı geliyor”

- Komediye yönelme nedeniniz neydi?

Michael Ö.: Komik olan bana daha çarpıcı geliyor. Eylem ve eylemsizlik gibi ciddi ciddi tartışılan konuları ciddi ciddi anlattığın zaman, özellikle hâlâ güncel problemse, seyirciyi yorma şansı yüksek. Çünkü zaten günlük derdi bu. Ancak gülme ânında beyinde artık ne salgılanıyorsa, kendini çok özgür hissettiğin bir an oluyor.

Damla S.: Çehov’un lafı vardır ya “Hayat seni güldürmüyorsa şakayı anlamamışsın demektir” diye. Böyle bir meseleyi evet dramla anlatmak da seçilebilir ama bence mizah her zaman daha berrak bir zihinle anlamanı sağlıyor. Tortulardan arınarak, tarafsız bakmanıza neden oluyor.

“Bir gülme frekansı var artık”

- Filmin bir uluslararası festival yolculuğu da var. Filmin mizahı yurt dışındaki izleyicilere ne kadar geçti?

Kenan E.: Japonya mesela bizden çok farklı bir kültür. Filmi orada izlerken salon yıkılıyordu, hiç düşünmediğim yerlerde insanlar güldüler. Bu kadar uzak bir kültür, çok başka hayatı yaşayan insanlar ama ne dediğimizi anlıyorlar. Anlamakla kalmıyorlar üstelik gülebiliyorlar da demek ki film bir yerde evrensel bir şey yakalamış.

Michael Ö.: Bir gülme frekansı var artık onu görüyorsun ama ülkeye göre değişiyor. İtalya’da Kaan karakteri çapkınlığıyla çok tuttu. Kültürel olarak bazı noktalar farklı değerlendiriliyor ama artık bir frekans yakalandığını görüyorum.

22 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber