“Makinem bir yere çarptığında canım yanmış gibi olurum, ‘uf!’ derim”

Milliyet’in usta foto muhabiri Ercan Arslan objektifin arkasında kendini çok güçlü hissediyor. Makinesi o kadar bedeninin bir parçası olmuş ki bir yere çarptığında sanki onun canı yanıyor, hatta “Uf!” diyor

“Makinem bir yere çarptığında canım yanmış gibi olurum, ‘uf!’ derim”

Fotoğraf makinesi adeta bir “kolu” olmuş Ercan Arslan’ın. İzin günlerinde bile kendine iş yaratıyor ve onu yanına alıyor. Özellikle önemli, farklı, akıllarda kalacak, yıllar sonra da konuşulacak karelerin peşinde. Bu “fotoğraf aşkı” zaman zaman eşinin canına tak ediyor etmesine ancak dört yaşındaki oğlu Can bu durumdan hiç de şikayetçi değil. O da ne görse çekiyor ve soranlara “Milliyet’te foto muhabiliriyim” diyor.
Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersleri de veren Milliyet’in 15 yıllık foto muhabiri, 38 yaşındaki Ercan Arslan ile büyük aşkını, yani fotoğraf tutkusunu konuştuk...

Fotoğrafa hep meraklı mıydınız?
 
Evet, bir süre sonra bu bir tutkuya dönüştü. Fotoğraf çekmeye stüdyoda başladım. 1992’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdikten sonra ise bu yaşam biçimim oldu. 1995’te Miliyet’te tam anlamıyla olayların peşinden koşan bir foto muhabiri oldum.

 İyi bir fotoğrafçı olmak için şart olan yetenek mi, eğitim mi?
Okulun insana kattığı çok şey var ancak iyi bir eğitim şart değil. Önce insan olmak gerek. Ayrıca yetenek ve bir “fotoğrafçı gözüne” sahip olmak çok önemli. Bu yaşayarak ve bol bol fotoğraf çekerek öğrenilebilen bir şey. Bu işi çok sevmek, tutkuyla bağlanmak gerekiyor. İyi bir foto muhabiri araştırmacı olmalı, gerektiğinde izin gününde bile cebinden para vererek olayları takip etmeli. Bütün otobüsler, dolmuşlar, vapurlar benim emrimde çalışır mesela. Ancak bunu yapan çok az arkadaş var. Ekonomik durum, çalışma şartları ve kurumunuzun fotoğrafa bakış açısı da bunda çok etkili. 

Objektifin arkasında kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Çok güçlü hissediyorum. Makinem gerçekten bir parçam; bir yere çarptığında canım yanmış gibi olurum, hatta “uff” derim. Makinem hep yanımdadır.

“Ara Güler’in tarzında çalışmaya gayret ediyorum”

En içinize sinen fotoğrafınız hangisi?
Ben fotoğraflarım arasında ayrım yapamam. Hepsini seviyorum. Bir fotoğrafımın ödül alması, afiş olması, iyi bir kitapta, gazetede kullanılması “kızını evlendirmek” gibi bir şey. Mürüvvetini görmüş gibi olurum. Ancak fotoğrafın bir yerde kullanılıp fotoğrafçının imzasının yazılmaması beni çok üzer. Çünkü bir fotoğrafçının emeğinin karşılığını vermek başta imzayla başlar. Bu bir borçtur, bir saygıdır.

Yakaladığınız çok önemli bir an var mı?
Bu işe ilk başladığım dönemlerde Pamukova’da cephanelik patlamasını çekmiştim. Ayrıca Refah Partisi mitinginde duvar panosunda boynunda haç olan bikinili kızın fotoğrafının önünden geçen türbanlı kadınları ve elinde “Ecevit İstifa” yazılı bir pankart taşıyan siyahi bir kadını çektim. Bunlar çok beğenilen fotoğraflar arasında. Baba Beni Okula Gönder kampanyasındaki afişin üzerindeki kız da beğenilmişti. Deprem, ölüm oruçları, cezaevi olayları, 1 Mayıs mitingleri gibi önemli olayların çoğuna gittim. İçerik olarak tekrarı olmayan fotoğrafları çekmek çok önemli. 

Beğendiğiniz fotoğrafçılar var mı?
Ara Güler’i çok severim. Ona benzemeye, onun tarzında çalışmaya gayret ediyorum. 2007 Kasım’da birlikte sergi açmıştık. Ara Güler 1950’lerin ben de 2000’lerin İstanbul’unu çekmiştim. Ayrıca Sebastiao Salgado ve Josef Koudelka da benim gözümde bir numaradır. Magnum fotoğraf ajansının fotoğrafçılarını da beğenirim. 

Ne zaman bir fotoğrafa “iyi” dersiniz?
İyi bir fotoğraf içeriği, estetiği ve teknik yanıyla bir bütün oluşturan fotoğraftır. Özellikle de içeriği iyi olmalı. Sadece estetik ve teknik olarak güzel olması onu bir yere kadar taşır. Mesela Irak’taki Ebu Garip Cezaevi’nde Amerikan askerlerinin küçük makineleriyle çektiği işkence fotoğraflarının kalitesi çok düşük. Ancak içeriği çok güçlü olduğu için bunlar çok önemli. Güçlü fotoğraflarla bir savaşın seyrini bile değiştirebilirsiniz. Ben fotoğraflarımın yıllar sonra da bir şeyler ifade etmesi gerektiğini düşünüyorum. 

“Fotoğrafla oynanmamalı, içinde doğallık da olmalı”

İş sırasında hiç tehlike anlattınız mı?
Ben genellikle kendimi koruyorum. Ancak Armutlu’da Onno Tunç’un uçağı düştüğünde 26 saat karda mahsur kalmıştık. Ormanda kaybolmuştuk. Bir de Alibeyköy’de bir teröristin cenazesini bir evin çatısından çekiyordum. Çatı kırıldı 20 kişi evin içine düştük.

“Kusurları yok etmek, fotoğrafı ‘iyi’ yapmaz”

Photoshop çıktı mertlik bozuldu mu?
 
Fotoğrafa müdahale aslında fotoğraf tarihi kadar eski. Ama ben bundan hoşlanmıyorum. Bütün kusurları yok etmek fotoğrafı “iyi” hale getirmez. Fotoğrafın içinde doğallık olmalı.

Pek çok fotoğraf ödülü veriliyor. Başvurarak kazanılan ödüller mi değerli yoksa Murat Sezer gibi başvurmadan Pulitzer’e layık görülmek mi?
Foto muhabirlerinin fotoğraflarını yollayarak yarışmalara katılmalarında bence bir sakınca yok. Bu yarışmalara dünyanın en önemli fotoğrafçıları da katılıyor. Bence bir foto muhabiri kendini motive edecek her ödülün peşinde koşmalı. Ancak burada jüri çok önemli. Size ödül verenler fotoğraftan anlamalı. 

Ünlülerin de fotoğraflarını çekiyorsunuz. En keyifli çekimlerden örnek verebilir misiniz?
Hülya Avşar’ı Ayvalık’ta çekmiştim. Beni arayıp ertesi gün tebrik etti. Tarkan çekimi de güzel olmuştu. Fotoğrafı seven, saygı duyan ve önemine inanan, zorluk çıkarmayan profesyonel insanlarla çalışmak keyifli oluyor. 

Fotoğraf makineniz hep yanınızda. Eşinizin, “Bırak artık şunu da iki laf edelim” dediği oluyor mu?
Oluyor. Ama dört yaşındaki oğlum Can fotoğraf çekmeyi çok seviyor. Ona da küçük bir makine aldım. Soranlara “Milliyet’te çalışıyorum” diyor. 

Meslektaşları ne diyor?

“Makinem bir yere çarptığında canım yanmış gibi olurum, ‘uf’ derim”
“Sokakta yürürken neyi çekeceğimi düşünürüm”
İzzet Keribar
72 yaşındayım. 16 yaşından beri fotoğraf çekiyorum. Objektifin arkasında olmak çok hoş. Hâlâ heyecanlanıyorum fotoğraf çekerken. Magnum fotoğrafçılarını ve Ara Güler’i çok beğeniyorum.
Fotoğrafa hep meraklıydım. Sokakta yürürken bile sürekli neyi çekebileceğimi düşünürüm. Bazen keşke makinem yanımda olsaydı dediğim olur.
Fotoğraf çekerken en iyi açıyı, en iyi ışığı, göze farklı gelebilecek, başkasının düşünmediği, şaşırtıcı, dinamik, yaratıcı bir açı ararım. Teknik olarak da fotoğrafın hakkı verilmeli. Ayrıca fotoğraf bir şey anlatmalı. Aksi takdirde Kuzey Kutbu’nda bile çekseniz bir önemi yok. 

“Makinem bir yere çarptığında canım yanmış gibi olurum, ‘uf’ derim”
“Sanki olayları izleme görevi almış bir tarihçiyim”

Altan Bal
1998’den beri fotoğraf çekiyorum. Çocukluğumdan beri fotoğrafa merakım vardı. Evde fotoğraf makinesini alıp tanımadığım insanların fotoğraflarını çekerdim.
Objektifin arkadasındayken sanki olan bitenin dışında kalıp, izleme görevi verilmiş bir tarihçi gibi hissediyorum.
İyi bir fotoğrafın an duygusu vermesi yani durmaması lazım. Hayat durmadığı için fotoğrafında hareketli bir etkisi olmalı. İkincisi de öndeki arkadaki duygusunu vermeli. Fotoğraf iki boyutlu ama hayat üç boyutlu onun hissini vermesi gerekiyor.
En çok insan hikâyeleri anlatan belgesel fotoğraflar çekmeyi seviyorum.
Dünya fotoğrafçılarından Nikos Economopoulos’un fotoğraflarını çok severim. Koudelka’nın Çingeneler serisindeki “Melek Çocuk” fotoğrafı hiç unutamadıklarım arasında.

İletişim Başkanı Fahrettin Altun'dan Amerikalılara FETÖ uyarısıCumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) ABD kamuoyu için oluşturduğu tehlikeye işaret etti.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber