“Müziğin demlenmesini istiyoruz”

Söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait “Allah’tan Kork” şarkısını birlikte seslendiren Aşkın Nur Yengi ve Mehmet Erdem, müziğin hızlı tüketilmesini eleştirerek “Müziğin öyle hap gibi gitmesini değil, demlenmesini istiyoruz” diyor.

“Müziğin demlenmesini istiyoruz”

Biri pop müziğin altın çağını yaşadığı ‘90’lı yılların unutulmaz seslerinden Aşkın Nur Yengi. Diğeri, kendi şarkıları kadar Ahmet Kaya’dan Barış Manço’ya ‘90’lara ve daha eskilere uzanan ‘cover’ şarkılarıyla da sevilen Mehmet Erdem. Birlikte seslendirdikleri “Allah’tan Kork” şarkısı, geçtiğimiz haftalarda Sony Müzik etiketiyle müzikseverlerle buluştu. Sahnede iki kişi görsek de, aslında bu üç kişilik bir düet; çünkü perde arkasında da Sezen Aksu var. Parçanın söz ve müziğine imza atmakla kalmayıp ikilinin stüdyo okumalarında da farkını ortaya koymuş. Öyle ki, Mehmet Erdem kırık ayağıyla bir üst oktavı zorlamış, Aşkın Nur Yengi’ye ise parçayı ilk kez ayakta değil oturarak okutmuş. Bu yüzden Yengi ve Erdem’in yaz boyu devam edecek ortak konserlerinin ilkini, tam da Sezen Aksu’nun doğumgünü olan 13 Temmuz’da Harbiye Açıkhava’da verecek olması boşuna değil. İkiliyle yollarının nasıl kesiştiğini, bitmeyen ‘90’lar özlemini ve değişen müzik anlayışını konuştuk.

Düet yapmak ne ifade eder müzisyenler için?

Aşkın Nur Yengi: Bir kadın ve bir erkek yorumcunun aynı şarkıda buluşması müzikal anlamda bir renktir. Ses uyumu da çok önemlidir burada, herhangi biriyle düet yapamazsın. Çünkü sesler birbirine yakışmadığı takdirde şarkıyı da aşağı çeker.

Mehmet Erdem: Bu açıdan bizim vokal aralıklarımız frekans olarak birbirini tamamlıyor. Beraber söylediğimizde çok tizden çok pese kadar baya bir aralığı dolduruyoruz.

A.N.Y.: Tabii, her anlamda bakıyoruz ve ondan sonra yanyana geliniyor. İyi ki Mehmet’le böyle bir yolculuğa çıktık. Çok mutluyuz.

M.E.: Şahsen benim yakın çevrem, eşim, dostum da çok memnun bu durumdan. Çevremdekiler Aşkın’ın büyük hayranı. Ben de tabii, hâlâ dönüp dönüp “Sevgiliye” albümünü dinlerim.

“Dizlerimin bağı çözüldü”

Perde arkasında da Sezen Aksu var, söz ve müzik ona ait.

A.N.Y.: Ben bir Sezen Aksu albümü hazırlığındayım, biraz ‘90’lardaki gibi; besteler ona ait, yorumcu benim. Albüm öncesinde de farklı bir şey yapalım istedik. Sezen Abla’yla bunu konuşuyorduk, benim kafamda düet fikri vardı. Kim olabilir diye düşünürken birden aklıma Mehmet geldi. Sezen Abla’nın da çok hoşuna gitti. Çünkü zaten Mehmet’i iyi tanıyor.

M.E.: Ben sahnede tanıştım Sezen Hanım’la, Harbiye Açıkhava’da. 2012’de “Hakim Bey” şarkısını çıkardığımız dönemde, Sezen Aksu konserine gitmiştim. Kenarda oturuyordum. Şarkı da biraz tutulmuştu o dönem, Sezen Aksu da seneler sonra repertuarına almış. Ben bilmiyordum tabii ki. Bir arkadaşımız gördü beni orada, bir şekilde Sezen Hanım’a haber uçurmuş. Ben öyle kenarda otururken Sezen Hanım, “Yeni bir oğlan çıkmış Mehmet diye, benim şarkımı söylüyormuş, kendini rahat hissedersen gel” dedi. Benim dizlerimin bağı çözüldü zaten...

A.N.Y.: Sezen Abla’nın hikayelerimizdeki yeri çok büyük olduğu için, bu da bizi kesiştiren şeylerden biri aslında. Mehmet’in enstrümantist olmasını da çok önemsiyorum, sahnede hem şarkı söyleyip hem enstrümanını icra eden insanlar benim gözümde daha albenili müzisyenlerdir. Mehmet’in de bu konuda donanımı sağlam.

Sizin için “Konuşur gibi şarkı söylüyor” deniyor. Bu şarkıda o tarzın da dışına çıkıyor gibisiniz?

M.E.: Evet bu söyleniyor. Bir yandan eleştiri gibi ama ben hikaye anlattığımızı düşünüyorum zaten. Burada da hem şarkının melodik yapısından hem de sırtımı dayadığım çok ciddi bir solist var, bunlar beni rahatlattı. Bir de tabii Sezen Hanım okumalarımızı yönlendirdi.

n Ne tür müdahaleleri oldu?

M.E.: Normalde benim söylediğim bir oktav var, onun bir pesini de söyledim, bir alt oktavını da söyledim, bir üst oktavı da zorladı mesela. E senin bir üstün daha varmış, niye söylemiyorsun dedi? Valla varmış dedim, ben de... Kendime back vokal yapmış gibi oldum.

A.N.Y.: Bir de Sezen Abla her zaman ilk okuduğun duygunun doğru olduğuna inanan bir dinleyicidir. Stüdyodaki okumalarımızda da hep ilk okumalarımızın kayıtlarını saklar. Çeşitli defalar okutur ve eninde sonunda gidip ilkinin yarattığı etkiyi diğerlerinde arar. Eğer doğrusu oysa onun için, onu alır.

“’90’lardaki özen yok”

Aşkın Nur Yengi masada olunca ‘90’ları konuşmamak olmaz... Nedir bu bitmeyen ‘90’lar özlemi?

M.E.: O dönem daha özenliydik. İnternet yok, telefon yok, bir albüme ulaşmak için baya gayret göstermek gerekiyor. Aldığında da bozana kadar dinliyorsun zaten. O zamanın özeni bence ‘90’ları unutamamızın nedeni. Çok fazla albüm de yayınlanmıyor zaten. Müzik tüketimimiz de ona göreydi. Şimdi telefondan ilk bir dakikasını dinleyip geçme seviyesindeyiz. Sürekli bir bombardıman var.

A.N.Y.: Mesela radyoların kriterleri varmış. Ne yazık ki TV’lerde kendimizi gösterebilecek alanlarımız kalmadı, çok üzücü. Biz de radyolara ağırlık veriyoruz bu yüzden. Onlar da şarkıları belli dakikalara göre kesip biçip yayınlıyorlar. “Bu şarkı 4 dk 21 sn, çok çalmaz” diyor mesela. Ne demek o? Çok uzunmuş... “İntronun kısa olması lazım” diyorlar. Ama o zaman nerede kaldı benim aranjörüm, bestecim...

M.E.: Ki biz enstrümanlara çok değer veren müzisyenleriz. Enstrüman soloları, introlar... Eskiden şarkıların neredeyse bir dakikaya yakın introları olurdu. Şarkının havasını verirdi, ki orada çok acayip müzikal hareketler olurdu, Onno Tunç olsun, Atilla Özdemiroğlu olsun...

A.N.Y.: Hotel California’yı ne yapacaksın o zaman?

M.E.: Şarkılar vokallerden ibaret değil ki, enstrümanlar da çok önemli...

A.N.Y.: Öyle de olmalı zaten, bu kriterleri kim, ne için getirdi, pek bilemiyorum.

M.E.: Bütün dünyada böyle gerçi, elbirliğiyle buraya getirildi. İş giderek 3-5 saniylere düştü, derdimi hemen anlatayım gideyim durumu var. Müzikte ise aksine demlenmesini istiyoruz. Şarkı uzun süre dinlenebilsin, her seferinde yeni bir bölümünü keşfet belki yoksa hemen öyle hap gibi gitsin istemiyoruz.

A.N.Y.: İşte fast food tüketimi gibi. Yaşam da buna dönüştü, ilişkilerimiz, arkadaşlıklarımız, mesleğimiz, aşklarımız her şey hızlı tüketime girdi. ‘90’larda hiç böyle bir derdimiz yoktu. Şarkıların introları bir dakikayı bile geçerdi, insanlar da onu dinlerdi ve bayılırdı. Sırf intro için çevir başa dinleyenler vardı.

“Safiye Ayla gibi hissediyorum”

Eskiden zamanımız mı daha çoktu, sabrımız mı?

M.E.: Sürekli bundan sonra ne olacak durumundayız. Şu “an”ı bir yaşar mıyız önce? İyi hissederek bunu yaşayalım, çünkü şimdi sadece şimdide var. Bundan sonra ne olacak, ondan sonra ne dinleyeyim? Arkadaş ortamlarında bile oluyor, hadi bir şeyler dinleyelim diye başlıyoruz, bir şarkı daha yarısına gelmeden “Şu da vardı, açsana”... E bu şarkı bitmedi ki daha... Sabrımız azaldı galiba.

Müzik bir yandan duygularımızla bağ kurmanın da bir yolu. Belki bunu da kaybediyoruz?

A.N.Y.: Mekanikleşiyoruz işte. Aşk bile aynı kıvamda mı? O dönemin, hayalini şarkılarına serdiğin, hikayesini ömrünün hikayesi yaptığın o aşklar, şimdi öyle mi? Yaşıyorsun, bitiyor, bir ay sonra yeni bir aşk. Aşk böyle bir şey mi? Tüm hayatına baktığında belki bir ya da iki kez başına gelecekken bu artık rutine bağlanmış bir biçim alarak kimliğini kaybediyor.

M.E.: Aynı özensizlik burada da var. Şimdi, sevdiğini aradığında hemen açmadı mı, mesajına cevap vermedi mi, falan... Eskiden insanlar birbirine mektup atıyor bekliyordu. O hasret insanlarda daha derin duygular uyandırıyordu bence.

A.N.Y.: Bu arada şu da çok tuhaf, biz bunlardan bahsediyoruz ama bunlar çok uzak bir zaman değil yani! Anlatırken kendimi Safiye Ayla gibi hissediyorum. Bunlar çok yakın tarihler aslında ama teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki...

Bu kadar değişimden bahsettik. Peki müzik dünyasında değişmeden kalan ne?

A.N.Y.: İyi melodiler, güzel sözler, iyi müzik... Varsa vardır ve zamana meydan okur.

M.E.: Kesinlikle. Hâlâ dönüp dolaşıp eskileri dinlememiz de bunu göstermiyor mu? Bugün bilgisayarlar birçok şeyi yapabiliyor, robotlar bizi ele mi geçirecek diye tartışılıyor ama bilgisayarlar hâlâ içli bir solo atamıyor ya da insan duygusuyla bir şey söyleyemiyor...

“Şarkıyı ayağım kırık okudum”

Mehmet Bey düet teklifi geldiğinde siz nasıl hissettiniz?

M.E.: Çok onore oldum tabii. Hatta benim o dönem ayağım kırıktı, o halde okudum şarkıyı. Öyle bir hatıramız da oldu.

A.N.Y: Ben 35 yıldır şarkı söylüyorum, hep ayakta söylerim. Hiç oturarak söylendiğini bilmiyorum. Sezen Abla bize “Oturun, oturun” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Beni bir sandalyeye oturttu. Böyle ağa gibi oturdum. Hakikaten de rahat ettim ama. İlk kez denedim. Tabii tecrübeye dayalı bazı şeyler, Sezen Abla öyle okumuş, diyaframının rahat ettiğini söylüyor. E Mehmet’in ayağı kırık olduğu için mecburen oturuyor.

Siz de acılar içindesiniz bir yandan, şarkıya yansıdı mı?

A.N.Y.: O bize “Allah’tan kork” dedi işte, ayağım kırık bana şarkı söyletiyorsunuz... (Gülüşmeler)

M.E.: Yok canım, o kadar tatlı bir heyecan oldu ki bizde, acı macı kalmadı... Bana da çok iyi motivasyon oldu o süreçte.

A.N.Y.: Birden kemikler kaynadı yani...

“Kelimelerin kifayetsiz kalmadığı tek kadın”

Siz çok küçük yaştan itibaren Sezen Aksu’yla çalışmaya başladınız. Onu nasıl tanımlarsınız?

A.N.Y.: Kişisel olarak benim 13 yaşından itibaren diğer annem olmuştur. Yeri doldurulmaz benim hayatımda. Tabii müzikal anlamda da çok üretken biri. Bir de hayatındaki kayıplardan mütevellit, Onno Abi gibi, Uzay gibi, tam üretkenliğinin acayip bir noktasına geldiğinde bir kayıp verdi yüreğinde. Dolayısıyla hep tekrardan dirildi. Bunlar hep onun yeniden üretmesini sağladı. Ve bunu tek başına nasıl yarattığını tekrar tekrar gördük. Ben onu, kelimelerin kifayetsiz kalmadığı tek kadın diye tanımlıyorum.

“Mühendislik hiç cazip gelmedi”

Mehmet Bey siz aslında makine mühendisisiniz. Bunu bir kenara koyup başka bir alana yönelmek zor olmadı mı?

M.E.: Fiziğe ve matematiğe küçüklükten beri meraklıydım, eğitimim o yönde gelişti. Ama müzik hep birinci gündemimdi. Tabii Türkiye şartlarında aileler mutlu olsun diye okulları da bitirmek gerekiyor. Mühendislik bana hiç cazip gelmedi açıkçası ama her şey bir şeylere vesile oluyor diye düşünüyorum. Biraz kader gibi. 8 yıl Kardeş Türküler’de çalmam sayesinde Anadolu’nun müzikal anlamdaki zenginliğini öğrendim. Çok yaşanmışlık var bu topraklarda ve müzisyen olarak çok şanslı bir coğrafyada doğduğumuzu düşünüyorum.

Jean Claude Van Damme’ın ilk isteği Türk kahvesi olduÖzel jeti ile dün akşam Bodrum’a gelen Jean Claude Van Damme’ın otele girer girmez ilk isteği sade Türk kahvesi oldu. Van Damme'ı karşısında gören yerli ve yabancı turistler şaşkınlık yaşadı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber