Sizi kan tutuyorsa, okumayın

Sizi kan tutuyorsa, okumayın

Sizi kan tutuyorsa, okumayın

Sizi kan tutuyorsa, okumayın

Sarıkız'ın Anıları

Medyadaki "Hangi ulusun gazetecisi basın etiğine daha saygılı?" tartışmaları öyle hale geldi ki, şöyle bir soru oluştu kafamızda. Türk olmak "ahlaklı" olmamıza mani midir? Şöyle ki: Amerikalı gazeteciler kesik kol fotoğrafı çekmemişler, medyaları da yayınlamamış. Olay bizde olsaymış kanlı et parçaları görüntülerinden ortalık yıkılırmış. Türk foto muhabiri gördüğü her cesedin her yerini ayrı çekermiş ama elin oğlu görmezliğe gelip, üzerinden atlar, gider yandaki kalas yığınını çekermiş. Çünkü onlar "ahlaklıymış", toplumun ruh sağlığını düşünürlermiş. Özel hayata saygıyı bildiklerinden, bizimkiler gibi canlı yayın tanıklarını yerlerde sürüklemezlermiş. "Çekme kardeşim" deyince de "Peki" deyip giderlermiş. Uzun uzun örnekler anlatıp ne kendi kafamı yoracağım ne de sizinkini. Prenses Di’nin ölüm şeklini hatırlayın, yeterli. Önce şunu bilmeliyiz. "Müşteri nasıl görüntü istiyor? O görüntüyü sunan yöneticilerin yayın politikaları nedir? Ve nihayetinde fotoğrafçı neyi çekmelidir?"
Fotoğrafçı her şeyi çekmelidir kardeşim. Dünyanın her yerinde de bu böyledir. Hele böylesine bir kıyametin içindeyse, o genç adam hiçbir şey düşünemez. Ne gazetesinin alacağı tirajı, ne de kendi alacağı primi! Geriye bunların yayınlanabilirliği kalır, o da "yukarıdaki karargah"ın bileceği iştir. Haber ne şekilde girer, kötü etkileri olur mu olmaz mı? Onların inisiyatifindedir. Şayet muhabir haber atlarsa ve o görüntü diğer yayın organlarında çarşaf çarşaf yayınlanıyorsa (ve bu Türkiye’de oluyorsa) bir-iki der, üçüncüsünde kovulursunuz. Çünkü halkımız bu tür vahşete alışmıştır bir kere. "Böyle halka böyle medya"dan yola çıkarak Türk ulusuna özgü bir "haber anlayışımız" gelişmiştir. Bizi, cesedin torbalı hali kesmez. Daha canhıraş görüntüler isteriz, şöyle kopan bacaktan detay filan. Çünkü biz, Amerikalılar gibi kan görünce bayılmayız. Mudurnu çıkana kadar her gün tavuklarımızı kendimiz kestiğimizden, Kurban bayramları ve karşılama törenlerinde kesilen büyükbaş hayvanlardan da alışığızdır kan görmeye. Sonra onlar senede bir trafik kazasına şahit olurken, biz yollardaki kan göllerinde yatan cesetleri seyrederiz. Bütün bu servisi bize vermeyecek kanalı da zaplarız.
Gelelim medya yöneticilerine... Haber etiğini kütüğünü düşünmesi gereken onlardır diyoruz ama bu can pazarında -hele savaşlar kapımızdayken- bu krizde, nasıl yapmalılar da hem haber ve görsel kaliteyi korumalı hem de izlenir olmalılar? Yayın kuruluşlarının ortaklaşa, kağıt üzerinde alacağı bir kararla belki... Yıllar önce üçüncü TV kanalı açıldığında, bu reklam pastası 3 kanalı besleyemez derken, birdenbire 33 kanal olmamızın da bedelidir bu ayrıca... Gönül isterdi ki, bizler de her US vatandaşı gibi, arkamıza Amerika gibi bir devletin her türlü desteğini alıp asude yaşayalım. Bakın bakalım o zaman nasıl fotoğraflar çekiyorduk, nasıl köşeler yazıyorduk. O zaman biz de bilirdik cesedin üzerinden atlayıp kalas fotoğrafı çekmeyi ya da Arzu Okay yerine Vedat Günyol’la yaşanılan anıları yazmayı... Yine gönül istiyor ki, birbirimize sevgiyle baktığımız, itiş kakışsız, insan gibi yaşadığımız günlere dönelim...

Muhlis Hasa...
İşte o insan gibi yaşadığımız günlerden, elimizde artık tek tük kalanlardan biriydi Muhlis. Başarılı bir görüntü yönetmeniydi. Reklam ve sinema yerine kamerasını, günümüz basınında kullansaydı -her şeye rağmen- tümü "pembe fotoğraflardan" oluşurdu eminim. O bir kamera virtüözüydü. Ve bir beyefendiydi, hiç kimsenin kalbini kırmadan bunca yıl yaşayabilmenin sırrına vakıf... Bir gün, yetenekli ama hiçbir işte dikiş tutturamamış birini işe almasını rica etmiştim. "İşin tekniğini öğretebilirim ama ahlakını asla" demişti. Ona göre "eleman" ahlaklı olmalıydı, iş nasıl olsa öğrenilirdi. 1981 kışıydı, karın İstanbul yollarını kapadığı bir geceydi. Beni aramıştı. "Bir reklam filmi çekiyoruz, oyuncu gelmedi, bütün set bekliyoruz, sen gelebilir misin?" diye. Ben de koşup gitmiştim. Beni her gördüğünde alnımdan öper ve hep bunu anlatırdı dostlarına. Bir de nasıl çekimin ertesi günü oğlumu doğurduğumu. Dün Moda Camii’nde, dostları ve ayrıldığı üç eşiyle birlikte onu yolcu ettik. Eşlerinin göz yaşlarına şöyle bir baktım da "Bu yaşamda her şeyden önce ne gelir acaba?" sorusuna bir cevap buldum galiba...




CUMARTESİ


















Kadın muhabir canlı yayında cinsel tacize uğradıABD’nin Georgia eyaletinde gerçekleşen bir 10 kilometre yarışını sunan kadın muhabir, yarışçılardan birinin cinsel tacizine maruz kaldı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber