'Tüm dünyanın acısını reddetsek bile taşıyoruz'

DasDas sezonu “Westend / Batının Sonu” adlı oyunla açtı. Seyirciyi modern insanın görüp de görmezden, bilip de bilmezden geldikleriyle yüzleştiren oyunu, oyuncularından Mert Fırat ve Tülin Özen ile konuştuk.

'Tüm dünyanın acısını reddetsek bile taşıyoruz'

 

Bu sezon Dasdas’ın yeni oyunlarından biri “Westend / Batının Sonu”. Alman yazar Moritz Rinke imzalı oyun, bu yüzyılın bireysel trajedilerinin komedisini gözler önüne seriyor. Süpervizörlüğünü Hakan Savaş Mincan’ın, yönetmenliğini Tuğsal Moğul’un üstlendiği, Mert Fırat, Tülin Özen, Naz Çağla Irmak, Evren Bingöl, Pervin Bağdat ve Gün Koper’i bir araya getiren oyun, yıllar sonra yaşanan bir arkadaş buluşmasında açılan Pandora’nın kutusunu, konuşulmaya cesaret edilemeyen konular dile geldikçe yaşanan çarpıcı dönüşümleri anlatıyor.

- “Westend”i ilk okuduğunuzda ne hissettiniz? Bu oyunu oynamaya sizi çeken şey neydi?

Tülin Özen: Zor ve çok zengin bir metin olduğunu düşündüm, çünkü katmanları olan bir oyun. Şu an yaşadığımız dünyayı ve sorunlarını çok güzel anlatıyor. Ve o sorunların üstünü nasıl kapattığımızı, dertlerimizi nasıl görmezden geldiğimizi.

Mert Fırat: İlk bakışta Almanya’da geçen bir hikâye gibi geliyor insana ama dünyanın problemini anlatıyor. Hatta bir kitap listesi çıkarttık oyunla ilgili konuşmaya başlamadan önce; o kitapların çoğu başkasının acısına bakmak ya da konformizm üzerine. Biz burada Almanları eleştirirken yanı başımızda ne olduğunu bilmiyoruz. Aslında bilmiyor da değiliz, geçen gün Tülin söyledi, “Bilmiyor değil insanlar, sadece gündemleri o değil” diye. Başını çeviriyor. Öğrense canı yanacak çünkü. Oyundaki karakterlerin hepsi öyle. Oyun sadece Batı’nın değil, ikiyüzlülüğün ve modern toplumun sorununu anlatıyor. İngilizler der ya “Odada bir fil var” diye. Dünyada pembe bir fil var. Ama fil aslında pembe değil ve her tarafı kaplıyor. Bir çocuk kıyıya vurmadığı sürece kimse ilgilenmiyor. Türkiyelilerin sınıflı toplum olduğunu kabul etmeyip sınıf atlama çabası göstermelerinin bu metinde karşılığını bulduğunu düşünüyorum.

- Çok katmanlı bir oyun var elinizde, bu katmanları biraz anlatır mısınız?

Tülin Ö.: İnsanların dış görünüşleri, yaşlanma ve günümüz ilişkilerinin yapaylığı gibi bir katman var. Yaradılış efsanesine dair Adem-Havva-Lilith üzerinden bir katmanı var. Bir taraftan dünyanın her yerinde süren savaşlar var. Bunların bizim çok canımızı yakması ama bunları hemen gündemimiz dışına atabilmemiz gibi bir gerçek var. Aslında tüm dünyanın acısını reddetsek bile taşıyoruz. “Dün gece çok eğlendik, sekiz mekân yaptık, sonunda çorbacıdaydık,” diyen insanlara bakmak mesela “Ay yazık hiç eğlenmemişler, bütün gece neşelerini aramışlar” hissi uyandırıyor bende. Tatminsizlik aslında, kendilerini hiçbir yere ait hissetmemişler. Ben tüm bu tatminsizliğin içinde fark edilmese bile dünyaya ait olan bir acıdan kurtulamamanın da olduğunu düşünüyorum. O acıların hepimize yapıştığını düşünüyorum. Bence metin de öyle. Tüm görmezden gelmeye çalıştığımız şeylerin gelip bizi yakaladığını ve sonradan tüm gücümüzü sadece onları kapatmaya harcadığımızı gösteriyor. Sorunlar bizim üstünü kapatmamızla da çoğalmaya devam ediyor.

- Oyunda geçen çeşitli sosyal ve siyasal söylemlerin seyirci tarafından nasıl karşılanacağını düşünüyorsunuz? “Buradaysan oradakini görmüyorsun” örneği gibi, terör, İslamizm pek çok şey var oyunun içinde...

Tülin Ö.: Ben herkesin bu bahsettiklerinizi zaten bildiklerini ama çok da ilgilenmediklerini fark edeceklerini düşünüyorum. Genelde insanlar, ne düşüneceği konusunda yönlendirilmeyi ve trend olanı ya da kendi hayat standardını kısa vadede sarsmayanı tercih ediyor. Kendimizi nelerle yönlendirdiğimizi bir kere daha fark edebiliriz belki oyunla. Bazı şeyleri nasıl bilmiyormuş gibi yaptığımızı ve aslında bunu yaparak, hayata karşı nasıl yapay bir tavır takındığımızı görebiliriz.

Mert F.: Zaten metinde diyor; her etkinin bir tepkisi var. Her sosyal oluşumun başka bir karşı oluşumu var. Ortadoğu öyle bir müdahale içinde ki herkes bunu biliyor. En çok da Türkiyeliler biliyor. Körfez Savaşı’ndan başla günümüze kadar gelen süreçte onlarca savaş gördük. Irak, İran savaşını hiç konuşmuyorum bile. Orada durmadan bir uzaktan modernizmin ya sözde özgürleştirdiği ya torbasını doldurduğu, silahlarını denediği bir deney alanına dönüştü Ortadoğu. Bunlar kimsenin uzak olmadığı konular. Oyunun içinde de seyirci kendini bir Michael hissedecek, bir Eduard. Diyecek ki “Evet terörizm ne, nerede başlıyor, nerede bitiyor?”

Tüm dünyanın acısını reddetsek bile taşıyoruz

“Büyük bir sektöre hizmet ediyor”

- Bir kadın ve erkek olarak oyunun içinde ciddi bir estetik tartışması da var ve aslında toplumun buna ne kadar yöneldiğiyle ilgili de. Bu güzellik çılgınlığını nasıl görüyorsunuz?

Tülin Ö.: Bunun temeli çok para kazandırıyor olması, büyük bir sektöre hizmet ediyor olması. Ve bayağı acı dolu operasyonlar geçirebiliyorlar bunun uğruna. Darmadağın oluyorlar. İnsanın güzel olacağım diye kendini o parçalanmışlıkta, morarma ve şişmede görmesinin travmatik olduğunu da düşünüyorum.

Mert F.: Eco’nun “Güzelliğin Tarihi” adında bir kitabı vardır. Orada der ya, İlyada’dan tut, cennet cehennemden tut, her tarafta, tüm mitolojik figürlerde hep bir modelleme var. Kimse İsa’yı çirkin çizmiyor. Dolayısıyla estetik tarif Rönesans öncesine gidiyor ve o da aslında bir satış nesnesine dönüştürülüyor. Çirkin bir İsa’yı kimseye kabul ettiremezsin. Maria tek gözlü ve burnu yamuk olamaz. Da Vinci başlattı gibi görünür ama öncesi de var aslında. Antik Mısır’da da estetik bir tercih var. Maskesi var, yüzünün formu var, gözetilmek istenen bir imaj var. Neyin güzel olduğuna karar vermek erkek aklının yarattığı bir şey. O da kadını bir arzu nesnesi hâline getirdiği için erkeğin estetik görünüşüyle çok ilgilenmiyoruz. Egemen kültür öyle erkek kültürü ki her şey bir biçimde yine o satışa ve tüketime odaklı. Mağazalardaki, kataloglardaki mankenleri düşün. Niye XL manken yok? Senin vadettiğin şey “Sende böyle duracak”. Ama ben o değilim ki, bende öyle durmuyor. Bu koşullama, ideal olanı belirleme, buna bizi yönlendirme hikâyesinin tamamı iktidar. O ‘ideali’ bozacak olanlar da yine insanlar. Bununla ilgili bir hareket var zaten, uzun vadede bir şeye dönüşeceğini düşünüyorum.

Tülin Ö.: Kadında beğenilmeyeceğim korkusu yaratıyorlar. Hepsini birbirine benzetmeye çalışıyor. Kadını anlamak zor bir erkek için, o yüzden her şeyiyle tek tip ve ‘ihtiyaçları olan’ bir kadın yaratmak istiyorlar herhalde. Erkeğin otoritesini sağlamak için de bu korkuyu besliyorlar. Şu andaki maço ve paranın konuştuğu sistem için kadının tektipleşmesi, ihtiyaç sahibi ve beğenilme korkusu içinde olması çok iyi. O korkuyu yaratmak da görüntü ve fotoğraf hâkimiyetindeki dünyada çok daha kolaylaştı. Teknikler de çok değişti, şimdi estetik operasyonlar da çok ucuzladı, her keseye göre de yapıyorlar artık. Yani sistem yine fazla ya da az demeden cebindeki bütün parayı istiyor.

“İnsanlar kendini Instagram hesabındaki kişi zannediyor”

- Hem sizin hem de karakteriniz Charlotte’un bu dünyada mutlu olması mümkün mü?

Tülin Ö.: Değil çünkü o operada şarkı söyleyen biri ama ses tellerini kaybetmek gibi hayati bir sınavı var. Zengin bir galeri sahibinin kızı. Tam da kendini gerçekleştirememiş bir kadın. Hayal ettiği sanatı yapamıyor. Evliliğinden de emin değil, aslında sığındığı bir yer gibi. Kendi adıma bu dünyadaki mutluluğumun cevabı daha uzun tabii ama Charlotte için bir mutluluk imkânı yok.

Mert F.: Mesela Tülin’in oynadığı karakter eşi Eduard’a “Evin fotoğrafını paylaşma,” diyor. Adam evi ‘saray yavrusu’ diye etiketliyor. Her cephesini paylaşıyor. İnsanlar artık tatile ya da etkinliğe fotoğraf için gidiyor. Evlilik davetiyelerini dijital ortamda gönderiyorlar. Gerçek dokunma ve gerçek bir şey paylaşma, orada ve o anda olma hikâyesi çok zayıf. Seyirci de aynı şeyi görecek geldiğinde. Bizi izlerken telefonu ile oynayacak. Biz de oyunun içinde pek çok yerde telefonlarımızı elimize alacağız, oynuyor olacağız.

Tülin Ö.: İnsanlar kendini de Instagram hesabındaki kişi zannediyor. Yukarıdan çekilmiş, gülen, seksi ve tatlı insan olduğunu zannediyor. Avatarını geliştiriyor insanlar. Biz eskiden kitap okur, film izler, arkadaşlarımızla konuşurduk. Şimdi o kitap okurken fotoğraf çekiyor ve kendisini okudu zannediyor. Hiçbir gerçekliği olmayan taklit bir varoluş zorlanıyor.

18 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber