Yaşlılık küstah olma hakkı verir mi?

Yazara e-mail 14-15 yaşlarında Anthony Quinn'den filmini izlemiştim. Eserden aklımda kalan tek şey, "İnsanlar yaşlanınca, ölüme terk edilirler" bölümüydü. Yazar kitabında, yaşlı bedenin artık işe yaramadığı gerekçesiyle, ailesi tarafından buzullara götürülüp ölüme terk edilmesini, ilkel toplumların bir yaşam gerçeği gibi ortaya koyuyordu. Bir de "deri" çok önemliydi buzul insanları için. Deriyi çiğneyerek, günlük hayatta kullanılır hale getirmek varlıklarını sürdürmek için gerekliydi. Ve dolayısıyla "dişler" önem kazanıyordu. Şimdi düşünelim, kafatasından dişler giderse geriye ne kalır? Ya da bu kafatasından -dişler dursun- yaşlılıktan dolayı başka bir şey giderse ne olur? Geçen hafta Temel Gürsu'ya ne olmuşsa o olur. Hemen, "Bu sabah tepemize niçin bir Temel düştü durup dururken?" sorunuzun cevabına geliyorum. Buyurun benim minik Getz'e doluşuyoruz ve Levent'teki seslendirme stüdyosuna gidiyoruz. 126 dakikalık bir filme müzik "döşenecek". Biz hem filme şöyle bir göz atacak hem de yapılan müziği dinleyip kalkacağız. Çünkü merak ediyoruz. Hepiniz bindiniz mi arabaya, sığabildik değil mi? Peki, hadi bakalım birinci vites... Nee! Arkamızdan biri mi koşuyor! Yahu esas çocuğu unuttuk. Müziği yapan o. Yani bizim evin oğlu Haluk Özkan. Henüz çocuk yaşta okuduğum bir romandı "Tohum"... Eskimoların hayatını anlatıyordu. Daha sonra Artık kayıt stüdyosundayız. Havalandırma müthiş güzel, tek bir sigara hakkı tanıyoruz kendimize, onu bile tüttürebiliriz. Birden ortalık karışıyor, yönetmenimiz geliyor galiba. Her şeyin tek sahibi ve tek hakimi. Ayaklara fırlıyoruz. Temel Gürsu kapıda görünüyor. Ağzında bir şeyler geveleyerek, kös diye oturuyor. Doğal konuşma şu şekilde olmalı diye düşünüyorum: "N'aber canım, oğlan nasıl, Arda nasıl? Seyret bakalım nasıl olmuş film, vs." Çünkü zamanında kardeşten yakınız. Ayrıca orada bir montajcı genç var ki, mesleğinde bir numara. Haluk için bir şey söylemiyorum, bilen bilir. Dahası, "Kolay gelsin çocuklar" (Bu gençlerin omuzlarına dokunmak suretiyle ve sevecen gözlerle yapılır) ya da "Hadi bakalım bana bir çay söyleyin!" Bunları da duyamıyoruz maalesef. Ve heyhat! Görüyoruz ki bizim eski Temel'imiz yaşlanmış. Ama sadece yaşlanmış. O, tevazusuyla, bilgi ve görgüsünü biriktirerek gelmemiş. Sadece, "Yaşlılık, artık istediğiniz gibi küstah olma özgürlüğü verir size, belki de gençliğinizde size yapılanlara cevap olarak" şeklindeki tezimizi kendisine daha uygun görmüş.Temel direğimiz önce teknik bir fırça çekiyor çalışanlara. Haksız. Verilen zamana uyulmamış çünkü. Haluk arkadaşımız ve montajcı çocuk Allah'tan deneyimliler, işi kotarıyorlar. Ama yetmiyor. Yönetmenimiz tarafından, "onun hâlâ ne yüce bir varlık olduğunu anlayamadığımız için" bir kez daha haşlanıyoruz. Biz salaklar da bu arada diyemiyoruz ki, "Bu nasıl bir çekim şeklidir? Ayrıca bu müzik bu filme bir beden fazladır!" Ve o yüce varlık, "bir sigara yakma" teşebbüsüne çıldırıp ayağa fırlıyor ve kalkıp gidiyor. Yaşından beklenmedik bir çocuklukla. Oysa tavır şu olmalıydı: "Ya arkadaşlar şu boku içmeseniz! Bakın bir saattir ne güzel içmediniz, bana saygı gösterdiniz, teşekkür ederim." Arkasından şöyle düşünüyor ve buraya da aynen yazıyoruz. Keşke sadece dişlerin dökülseydi Temel o kafatasından! Sonuç, bu köşede her fırsatta yazarım, iyi yaşlanamıyoruz dostlar! Komplekslerimiz deneyimlerimizi bastırıyor. Bu yüzden arkadan gelen tabanca gibi gençler mesleklerimizi elimizden alıyor. Ama bize müstahak değil mi? Hiçbir literatür takip etmeden, köy pratisyen hekimi gibi kendimizi geliştirmeden, tembelce ve bin yıl öncesinin teknolojisini ve en önemlisi "aynı beyni" kullanarak hâlâ aynı şeyleri yapıyoruz. Yatırımlarımızı da ev-bark ve tekne yönünde kullandığımızdan, bu sektöre tek bir ağaç dikmediğimizden (Türker İnanoğlu ve Sinan Çetin hariç) olacağı budur. Sonra da soruyoruz "Yeşilçam neden battı?" diye. Nasıl bir tavır takınmalıydı? Peki bilir misiniz ki, yukarıdaki metinden Temel ismini bir bilgisayar tuşu darbesi ile değiştirip yerine Hülya yazsam, pek bir şey değişmez! Aynı şekilde yaşlanmakta olan bir başka Yeşilçam sanatçımız da Hülya Avşar çünkü. O da "Ben meşeyim" diyerek, meşe odunu gibi laflarına bir yenisini eklemiş. Ona da aferin. Bir gerçek aferin Kanal D'ye. Aldığım duyumlara göre kanal, yayınladığı eski Yeşilçam yapıtları ile ilgili çok hoş bir şey başlatacakmış. İzlediğimiz "kurdelalar"ın öncesinde bilgi verilecekmiş. Filmin belki bir aktörü, yönetmeni, setçisi bize o çekim günlerini anlatacakmış. "Bu filmde Türkan Şoray'ın küpesini kaybetmiştik, eteğinin ucundan kumaş kestik, yaptık. Bu yüzden o planda arkasını filan dönmez" diye. Ya da "Zebra diye izlediğiniz hayvanlar köyün eşekleriydi. Biz boyadık. Yağmur yağınca boyalar aktı. Köylüden dayak yemiştik" gibi. Veya "O sahnedeki esmer genç kız Sevim Emre'dir. 28 yaşındaydı." Bunlar önemli bilgilerdir sevgili okurlar. Özellikle biz kadınlar için. Bu künye olmazsa, Sevim hanımın gerçek yaşını nasıl öğrenebiliriz yoksa? Kanal D'ye aferin

12 Kasım 2019 Magazin Bülteni12 Kasım 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber