Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 31 Ocak 2005 / Pazartesi  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Kariyerim      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Biz "eski zaman" anneleri ve "zamane" oğullarımız

Sarıkız'ın Anıları


Bu hafta izninizle sadece erkek çocuğu sahibi anneler ve oğullarıyla dertleşmek istiyorum. Konumuz, çocuklarımıza istem dışı yaptığımız müdahaleler... Yani bize göre analık, onlara göre "kıskaca alan" sevgi tezahürlerimiz. Galiba bize düşen ilk görev, onlara şu "abuk bağlılığımızın" nedenlerini açıklamak olacak. Anacık ve oğulcuklar, gelin bir yerlerden başlayayım anlatmaya, sonra sizden gelen cevaplarla doğru yolu bulalım. Hem de kuşak farkına rağmen... Bir erkek çocuğu yetiştirmiş, yetiştirmeye çalışmış biri olarak nerede yanlış yaptığımı(zı) keşfedelim. Ama önce, şu analık denen duygunun ne mene bir şey olduğunu tarif edelim.
Ben bunu şahsen 23 yıl önce tattım. (İlk fark burada başlar. Analık hissedilmez, tadılır.) Oğlumu, Alman Hastanesi gibi emin ellerde, 15 dakikada ve son derece sıhhatli bir bebek olarak dünyaya getirdim. Yani hiçbir sorun yoktu. Ama onu elime aldığımda içimi kaplayan bir sıkıntı, bir telaş, nasıl diyeyim öyle bir korku vardı ki, yanı başımda aynı tedirgin gözlerle bakan anneme sormuştum: "Yüreğimdeki bu anlatamadığım şeyin nedeni ne? Ve ne zaman geçecek?" Daha sonra aynada kendi yüzümde de gördüğüm bir ifade ile cevaplamıştı: "İşte bunun adı 'analık' kızım ve sen ölene kadar da geçmeyecek." Annem haklıydı, hiç geçmedi. En mutlu olduğum anda, sözgelimi müthiş bir eğlencenin ortasında bile içimi kaplayan o tarifsiz kuruntu hep benimle kaldı. Sürekli bir şeyler olacak endişesi!
Ama unutulmamalı, bu ilgi alaka zamanla -büyümekte olan- oğula fazla gelmeye başlıyor. Siz istediğiniz kadar belli etmemeye çalışın, gözlerinizi üstlerinden başka yöne çevirin, onlar kalp gözüyle takip edildiklerinin farkındalar. Ve çoğu bundan sıkıntı duyuyor. Benim kendi adıma gözlemlediğim, hakkında uyarıda bulunduğumuz her konu, her türlü şefkat müdahalesi doğrudan onların kişiliğine saldırı olarak algılanıyor. Hemen örnekleyelim. Hem de günlük hayattan "basit" şeylerle.
Ayağına çorap giy ve belini kapat çocuğum... Siz bunu onun hastalanmaması ve ileri yaşlarına sağlıklı hazırlanması için söylersiniz. O, "Bel benim, ayak benim, bana bir şey olmaz. Herhalde büyüdük, kendi kendimize yaparız icabında" şeklinde algılar. Hele bir de kızın yanında söylemişseniz, bu doğrudan erkekliğe saldırıdır. Bence şu kuşak çatışması, "bel kapa", "diş fırçala"yla başlıyor ve bizlerin şuursuz dürtüleriyle bu hale geliyor. Daha sonra "analığın dünyadaki en tuhaf, en anlaşılmaz duygular karmaşası olduğunu" bir türlü ifada edemediğimiz için aradaki mesafe kapanmayacak boyutlara geliyor. "Ona" ait diye bir bukle bebek saçını ömür boyu sakladığımız durumlar "saçmalık" veya "gereksiz" addediliyor. Ya da kendi canınızı sorgusuz sualsiz "onun" için verebileceğiniz... İster belli edin, ister etmeyin bu tür "fedakarlıklar" oğullarımızın sinirini bozuyor. Düşünsenize, vicdan azabı gibi bir varlık yanı başlarında sürekli... Her neyse diğer durumlara geçelim.
Oğlum, bilgisayarın önünden kalk, ders çalış... Siz bu ders faslını, onun ilerde bir baltaya sap olup, (bankada milyarlarınız olmadığı için) hayatını devam ettirebilecek donanımı edinmesi için istiyorsunuz. Yoksa onların ezberleyeceği lise müfredatının size -örneğin- bulaşık yıkarken hiçbir faydası yoktur. Ama o, hayatı hakkında karar verecek kadar büyümüştür artık! Kendi programını kendi yapabilir!
Şu turuncu montun içine kırmızı atlet giymesene oğlum... Alın size benliğe karşı en ağır sataşma. Siz istersiniz ki, çocuğunuz için "Zevkini geliştirmiş, uyumlu biridir" densin ve bu yönüyle de takdir görsün. O der ki, "Yahu kazık kadar olduk, bırak ne istersem giyeyim. Hem ben üstümdeki renklerle saygı göreceksem..." (Hele kıçtan düşecek gibi duran pantolona ve ayakkabı ile asfalt arasına sıkışan liğme paçalara, "Bırak da şunu dikeyim oğlum" demek en fena durumdur. O bir tarzdır, bir öz benliktir ve bu durumda dikeceğiniz yer doğrudan kendi ağzınızdır.)
Ayakkabı bağlarını bağla çocuğum... Gençler burada doğrudan size hitap ediyorum. Bizler gibi kokona dolaşın demiyoruz. Düşüp beyninizi dağıtmamanız için (Allah bin kere korusun, bir anne olarak dilimiz böyle bir cümleyi zikretmeyi bile istemez ama özellikle seçtim), sadece sizi görünmez kazalardan korumak için hatırlatırız bunu da.
Aa! Yer kalmamış, oysa daha yeni başlamıştım anlatmaya.
İşte anacıklar ve oğulcuklar, bu liste uzar gider. Bir ömür kadar. Bir ana sevgisi kadar. Devamı haftaya belki. Dolabını topla çocuğum... Hamburgeri bırak sebze ye çocuğum... Saçını uzatma çünkü kıvırcık, kabarır çocuğum... Kafan da kocaman zaten, seni doğururken ebe 12 dikiş atmıştı çocuğum... Güzelliğin ölçüsü orantılılıktır yoksa yelelerinden istersen fiyonk yap çocuğum...

Yazara e-mail



CUMARTESİ
"Türkiye'de modelsen hayata eksi 2'den başlıyorsun"
Nişantaşı caz dinliyor
Bağdat'tan barış şarkıları
Atina'daki elçilerimiz
2005'te herkes çalışkan olacak
"Bu kitap benim değil 16 kişinin kitabı"
Kasetli, CD'li büyüsün ninni!
"Arkadaşlarımı kobay olarak kullanıyorum"
Ressamlar ve plakları
Şubata soğuk giriş
ALTI NOKTA KÖRLER VAKFI
Girdaplar-2 / Kariyer veya koltuk
YENİ ALBÜMLER
YENİ ÜRÜNLER





Donatella Piatti
Sarıkız'ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2005 Milliyet