“Yumurta kapıya gelince çalışmak kaderimde var”

“İkinci Bahar” dizisiyle tanıdığımız tiyatrocu Devin Özgür Çınar prömiyerinden altı gün önce dahil olduğu yeni oyunu “Yeni Kiracı”yı anlattı. Konservatuvar sınavına da son birkaç günde hazırlanan Çınar: “Yumurta kapıya gelince çalışmak kaderimde var herhalde”

“Yumurta kapıya gelince  çalışmak kaderimde var”

Onu “İkinci Bahar”da Şener Şen’in canlandırdığı Ali Haydar karakterinin bıçkın kızı Cennet olarak tanıdık. Devin Özgür Çınar aradan geçen 12 senede birçok dizi ve filmde yer aldı. “Biz Size Âşık Olduk”ta, “Hayat Türküsü”nde, son olarak da “Türk Malı” dizisinde izledik onu. “Gönül Yarası” filminde yeniden Şener Şen’le, yeniden baba-kızı canlandırdılar. Geçtiğimiz yıl Altın Portakal Film Festivali’nde “Geriye Kalan” filmiyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Çınar, 2007’de Timuçin Esen’le birlikte rol aldıkları “Mikado’nun Çöpleri”den bu yana bir tiyatro oyununda yer almamıştı. Şimdi, Eugene Ionesco’nun “Yeni Kiracı” isimli oyunuyla çıkıyor izleyici karşısına. Çınar’la mevsimini şaşırmış güneşli bir ocak öğleden sonrası, prömiyerden altı gün önce dahil olduğu yeni oyununu konuşmak üzere buluştuk.

Bu kadar kısa sürede bir oyuna hazırlanmak zor oldu mu?

Az zamanın olduğunu bilince çok daha temel şeylere odaklanıyor insan. Mantığı kavradıktan sonra ezber de
o kadar da sorun olmuyor. Biraz da ezberim kuvvetlidir benim. Küçükken de dizilerin jeneriğindeki isimleri, telefon numaralarını ezberlerdim. Ama tabii yine de gece-gündüz çalışmam gerekti.

Neden son anda dahil oldunuz?

Benim oynadığım rolü Selen (Uçer) oynuyordu ama ayrılması gerekti. Bana teklif ettiler. Prömiyere altı gün vardı.

Kabul ettikten sonra “Eyvah, nasıl yetişecek?” diye düşündünüz mü?

Olmadı. Niye olmadı bilmiyorum. Üstelik Selen’in bana şöyle bir kazığı oldu; “Ya 10 sayfa, bir şey değil” demişti. Sonra bir baktım 20 sayfa (gülüyor)! Çok panik yaparım normalde ama bu sefer hiç öyle olmadı.

“Neden tiyatrodan uzak kaldığımı hatırladım”

“Mikado’nun Çöpleri” 2008’de bitmişti. Yeni bir tiyatro çalışması için neden bu kadar çok beklediniz?

Çok zor bir oyun olmasına rağmen çok iyi gitmişti o oyun. Ben Melih Cevdet’i (Anday) zaten çok severim. Oyunu da rol arkadaşım Timuçin’le (Esen) çok sevmiştik. Bir de Zeliha (Berksoy) Hoca yönetince, orada
bir kimya oluşmuştu. Ben mümkün olduğunca hep dünyaya benimle aynı yerden bakan kişilerle birlikte çalışmak istiyorum. “Mikado’nun Çöpleri”nden sonra aynı ekip başka şeyler yapmak istedik ama bir şekilde olmadı. Bir de ben Türk yazarların oyunlarını oynamayı tercih ediyorum. İyi yerli oyun bulmak da her zaman çok mümkün olmuyor.

Bunu, yabancı bir yazarın oyunu olmasına rağmen, üstelik hazırlanmak için çok az bir zamanınız olduğu halde kabul ettiniz. Niye?

Laçin (Ceylan) yönettiği için. Hocamdır konservatuardan. Sonra arkadaş olduk. Hep birlikte çalışmak isterdim.

Prömiyer gecesi sahneye çıkmadan hemen önce neler geçti aklınızdan?

Tam o an neden tiyatro yapmadığımı hatırladım, biliyor musun? Oyuna çıkmadan önceki 10-15 dakika insanın kendine yaşattığı şeyler bir çeşit işkence... “Mikado’nun Çöpleri”ni oynarken de konuşurduk Timuçin’le, “Şu çektiğimiz sıkıntıya değer mi gerçekten?” diye... Çok tuhaf bir his, karnın ağrıyor, miden bulanıyor gibi, kafan zonkluyor...

Oyundan bahsedelim...

Oyun 1950’lerde yazılmış olmasına rağmen hâlâ geçerliliğini koruyan bir şeyden bahsediyor. Yeni kiracı satın almak dışında başka bir dünyası olmayan biri. Bu adamın bir apartman dairesine taşınma sürecini anlatılıyor. Ben apartmanın kapıcısı rolündeyim.
Sürekli dünyadan alacaklı olduğunu düşünen, uyanık olmaya çalışan,
çok mantıksız bir kadın... Ve sürekli yeni kiracının ev işlerini yapmak talebinde... Onun durdan, yoktan anlamayan haline çok gülüyor izleyici.

“Kendine güvenen, iddialı tipler değildik”

“İkinci Bahar benim için çok büyük bir şanstı. O zaman o kadar çok dizi yoktu belki ama şimdi çekilse yine seçilmiş bir iş olurdu
bana kalırsa...”

Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

Ben dört yaşına kadar Devrek’teymişiz, sonra İzmir’e geldik. Çok küçük yaşta babamı kaybettim. Annem, kardeşim ve ben vardık. Annem ilkokul öğretmeniydi. Çocukluğumla ilgili en iyi hatırladığım şey; taklitler ve insanları güldürme isteği...

Ne olmak istiyordunuz?

Annem “At” filmine götürmüştü, o kadar etkilenmiştim ki oyuncu olmak istediğime karar vermiştim. Lise ikiye kadar derslerim hep iyiydi ama lise ikinin ilk döneminde yedi zayıf getirdim. Beni tanıyan herkes çok şaşırdı. Yine bu oyuna hazırlanışım gibi çok kısa zamanda çok çalışarak bütün zayıflarımı temizledim. O dönemde okulun tiyatro koluna girmiştim. “Konservatuvara giremezsem biterim” diyordum. O dönemde de, o son dört-beş gün deli gibi çalışmıştım. Benim kaderimde var herhalde yumurta kapıya gelince çalışmak.

Çok anlatılan bir ev arkadaşlığı döneminiz var... Siz, Engin Günaydın, Binnur Kaya...

Evet, giderek şehir efsanesine dönüştü bu mesele. Pek çok kişinin öğrencilik döneminde böyle ev arkadaşlıkları olmuştur, bizimki neden bu kadar çok konuşuldu anlayamıyorum. Engin, Hacettepe’den arkadaşım. Çok iyi anlaşırdık. Üçüncü sınıfta Mimar Sinan’a yatay geçiş yapmıştı. Binnur, Bilkent’te okuyordu. Mezun olunca biz de İstanbul’a geldik ve üçümüz bir ev
tuttuk. O sırada Engin “Otogargara”da oynuyordu. Olgun (Şimşek) ve Şebnem’le (Sönmez) tanışıyordu oradan. Onlar da çok yakınımızda oturuyorlardı. Çekirdek kadro buydu.

“Kim kazanırsa getirirdi, o ay onunla geçinirdik”

“Bir gün keşfedileceğiz ve her şey çok güzel olacak” gibi şeyler geçiyor muydu aklınızdan?

Hiç öyle bir şey yoktu biliyor musun? Kendine güvenen, iddialı tipler değildik. Ama birbirimize çok inanıyorduk. Engin’in morali bozulunca ona ne kadar yetenekli olduğunu bin kere söylemişizdir Binnur’la. Binnur’u ilk izlediğimde “Galiba şu an dünyanın en yetenekli insanıyla karşı karşıyayım” demiştim. Tek başımızayken çok loser’dık ama bir aradayken de o arkadaşlığın bir parçası olduğumuz için çok başarılı hissediyorduk. Fulya’daydı o ev. Hâlâ bakarım oradan geçerken. Şimdi de öyle bir ev olsa keşke...

Nasıl geçerdi günler?

Fonda hep bir para kazanma derdi vardı. Kim para kazanırsa getirirdi, o ay onunla geçinirdik. Çok eğlenirdik birlikte. Herkes gelip hayatındaki beceriksizliklerini anlatırdı. Birbirimize hep çok sahip çıkardık. Sonra o eve İlker (Aksum) de takılmaya başladı. Bakırköy Tiyatrosu’nda Emre (Kınay) ile tanıştık, o da bize katıldı. Engin askere gitti, dönünce Engin, İlker ayrı bir ev açtılar. Herkesin hayatında bir şeyler oldu. 2,5 sene kadar birlikte yaşadıktan sonra evden ayrılanlar
oldu ama arkadaşlığımız sürdü.

“Biri bana şunu yeme derse hemen gider yerim, diyet yapmam imkansız”

Bir gününüz nasıl geçiyor?

10-11 gibi kalkmış oluyorum. Film izliyorum, arkadaşlarımla görüşüyorum. Eskisi kadar çok yemek yapmıyorum. Nadiren, arkadaşlarım bir şey isterse ancak... Ara Kafe’ye giderim çok, Gölge Kafe vardır Galatasaray’da, oraya giderim. Karaköy’e takılırım.

Diyet, spor, bakım gibi şeylerle aranız nasıldır?

Diyet yapmıyorum. Şunu yeme dendiği anda, ilk önce onu yemek arzusu duyarım ben ve yerim.
Spor da yapmıyorum. Pilates yapmışlığım var ama. Yürüyüş yaparım. Bir yerden bir yere, yürünebilecek durumdaysa, mutlaka yürürüm. Bakım işlerinden falan da çok anlamam. Yüzüme krem falan sürerim en fazla.
O dünyayla pek alakam yok. Modayla da çok ilgilenmem aynı şekilde.
Canım ne istiyorsa onu giyerim.

21 Eylül 2019 Magazin Bülteni21 Eylül 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber