Bir şair şiir için, şiir yazabilmek için hangi özverilerde bulunur? “Her şiirden sonra sana yüz sopa deseler varım, iki parmak ve bir gözüm kalıncaya dek her şeyimi vermeye hazırım, şiir için. İki parmak kalemi tutmaya, bir göz, okuyup yazmaya.” 100’ü aşkın şiir kitabı bulunan Dağlarca, ‘içindeki şiir hayvanı’nı bu sözlerle anlatır.
30 bin dizeden sonra “Az bile yazmışım” diyebilmiştir: “Şiir bir ağaçsa ben ağacın ta kendisiyim. Çıkan işler ise benim yapraklarımdır. Ben az bile yazmışım. Hatta kendimi suçluyorum. Çünkü şiir yazmadığım her saniyeyi yaşamamış sayarım. Şuna inanın, benim için dize içinde yaşanmamış her şey kayıptır, yoktur!”
Kendisinin de belirttiği gibi şiiriyle ‘yeryüzü varlıklarının hepsinde, birer dizeyle de olsa bulunabilmek, sürüp gidebilmek’ ister. Sığmazlığını bile bile evreni sözcüklere sığdırmak ister başka bir deyişle... Şiirini bir evrene dönüştürmek arzusudur bu, şairin. Bir içgüdüye dönüşmüş şiir tutkusudur Dağlarca’nın bu sözlerinden yansıyan.
Türk edebiyatında şiirleriyle ‘sıradağlar’ kurmuş Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, 15 Ekim 2008’de kaybettik. Ancak onun çoksesli şiiri Türk edebiyatındaki özgün yerini çoktan aldı. 

İLK YAZISI ÖYKÜ
Asıl adı Mehmet Fazıl Dağlarca olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, 26 Ağustos 1914’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde doğar. Babası, bir süvari yarbayı olan Hasan Hüsnü Bey’dir. Dağlarca, babasının görevi nedeniyle çocukluk yıllarını Adana’ya bağlı Pozantı ilçesinde ve Konya’da geçirir. İlkokulu Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da; ortaokulu ise Adana ve Tarsus ortaokullarında okur.
Şiir, çocukluk yıllarında girer hayatına. Ablaları Tevfik Fikret’ten şiirler, annesi ise Yunus Emre’den ilahiler okur evde.
İlk yazısı bir öyküdür Dağlarca’nın ve bu öykü, 1927’de Yeni Adana gazetesinde düzenlenen yarışmada armağan kazanarak yayımlanır. Ancak öyküye devam etmemesini şöyle açıklayacaktır yıllar sonra: “Gençlik yıllarımda ablamın etkisiyle öykücülüğü de denedim. Ama hemen sezdim ki, öyküler küçücük bir duyarlığı uzatmaktadır. İçindeki doğa özetine uygun değil. Çünkü şiirler, bütün yeryüzündeki şiirler bir doğa özetidir.”
Ortaokul öğrenimini bitirdikten sonra İstanbul’a gelir Dağlarca, babası gibi asker olacaktır. Kuleli Askeri Lisesi’nin ortaokul bölümünde verdiği bütünleme sınavından sonra liseye yazılır.
Dağlarca, şiir yazmaya işte bu yıllarda başlar. “Yavaşlayan Ömür” adlı ilk şiiri, 1933 yılında İstanbul dergisinde yayımlanır. 1934 yılında, Harp Okulu öğrencisiyken Varlık’ta yayımladığı şiirlerle ise edebiyat dünyasında adını duyurmaya başlar.

“ER GÜDÜLMEZ!”
Bu ilk şiirden kısa bir süre sonra, 1935’te, ilk şiir kitabı “Havaya Çizilen Dünya”yı çıkarır. Liseden sonra girdiği Harp Okulu’nun ikinci sınıfında kendi imkanlarıyla bastırır bu kitabı Dağlarca.
Askerlik eğitimine Atış Okulu’nda devam eden şair, bu okulu bitirince, 1936’da Erzurum Makineli Tüfek Bölüğü’ne atanır. Henüz 22 yaşında olan Dağlarca, burada tam da ‘deli kanından’ kaynaklanan bir olay yaşar. Ordu komutanının adı Muzaffer Ergüder’dir. Bu soyadı ağrına gider Dağlarca’nın, çünkü ‘er güdülmez’ onun inancına göre. Ve bir gün,  komutan adını sorunca “Fazıl Eretap” diye cevap verir protesto niyetine.
O günden sonra, orduda görev yaptığı 15 yıl boyunca Eretap diye anılır Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın soyadı. Öyle ki, istifa etmeye karar verdiğinde Askerlik Şubesi’nde sorun yaratır bu çifte soyadı ve çareyi kendine Fazıl Hüsnü Eretap Dağlarca adına yeni bir nüfus cüzdanı çıkarmakta bulur.
Erzurum’da bulunduğu bu süre içinde poetikasının temelini oluşturan eserlerinden kabul edilen “Çocuk ve Allah” (1940) adlı kitabını hazırlar şair. Üç yıl sonra İstanbul’a atanınca, kitabını yine kendi parasıyla bastırır.

“BEKARLIK ZOR OLDU”
Dağlarca, 1950’de önyüzbaşı rütbesindeyken ‘şiir yazdığı saatleri subaylıktan çalmamak için’ askerlikten ayrılır. Aynı yıl yaşamında ilk ve son kez evlenir. 15 yıl sonra da boşanır eşinden. 1995 yılında Nebil Özgentürk’e verdiği bir röportajda “Bekarlık zor oldu aslında. Nereden bilebilirdim ki bu kadar uzun yaşayacağımı” diyecektir.
Yaşamında yer alan pek çok olay gibi askerliğin de şiirine çeşitli etkileri olur. Kitaplarını bölümlere ayırabilmeyi öğrettiğini söyler askerliğin. “Kitaplarım, askeri birlikler gibi her biri kendi varlığını yaşatır. Grameri, sentaksı tamamdır. Subay olmak bana titiz olmayı da, bir konu karşısında bin bakışlı olmayı öğretti” der ve ekler: “Dizelerim Türkçenin Kurtuluş Savaşı’dır.”
Şiirinin yapısındaki kusursuzluğu, bu yapı üzerinde askeri birlikteki kılık kıyafet yoklamasında gösterilen titizliğe benzer bir titizlik göstermesine bağlar şair. Kitaptaki sözcükleri, beş bin kişinin içinden kimin düğmesinin açık olduğunu gördüğü gibi görür.
Birkaç aylık Fransa gezisine çıkar ordudan ayrıldıktan sonra. Döndüğünde ise memuriyet yılları başlayacaktır. 1952’den 1960’a kadar Çalışma Bakanlığı’nın İstanbul İş Müfettişliği örgütünde görev alır. 1960 yılında bu görevden emekli olmadan bir yıl önce ise İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevi’ni açar. 

ÜNLÜ KARŞI DUVAR
Bu kitabevini açtıktan bir süre sonra kendini bir yere kapatılmış hisseder Dağlarca. Bu duygudan kurtulmak için, şiirle gündelik hayatı ve günceli birbirine yaklaştırma çabasının en somut ürünü olan ‘deneysel’ Karşı Duvar dergisini kurar.
Aynı zamanda Dağlarca’nın kullandığı bir eğitim aracıdır Karşı Duvar. Dergi, yayınevinin büyük vitrinine insan boyunda bir karton yerleştirip, üzerine günün konularıyla ilgili şiirler asmasıyla oluşur. 15 günde bir değiştirilen bu şiirlerin bulunduğu vitrin, geceleri de aydınlatılır.
Karşı Duvar, kısa bir süre içinde büyük ilgi toplar. Gece de aydınlatıldığından derginin önünde günün her saatinde okurlar bulunur. Memet Fuat, Türkiye’nin en çok okunan yayını olduğunu söyler bir konuşmasında.
Dağlarca’nın bir anısı, derginin gördüğü yoğun ilginin en güzel kanıtlarından biridir. Bir gün yaşlı bir adam uğrar kitabevine, “Ben ta Kadıköy’den geliyorum. Derginin üç gün önce değişmesi gerekiyordu, iki kez daha geldim, hâlâ değişmemiş” diyerek şaire sitemde bulunur. Dergiye yazıları yerleştiren kişinin hasta olduğunu, bu nedenle de geciktiğini söyleyen Dağlarca çıkacak sayının şiirlerini yaşlı adama verir. Yaşlı adamın sevinci, Dağlarca’yı çok mutlu eder. 

ÇAĞA TANIKLIK ETMEK
“Bütün yaşamalar şiirin bir biçimidir” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca, şiirle yaşamın iç içeliğine inanan bir şairdir. 1968’de yayımlanan, kısa şiirlerden oluşan “Haydi” adlı kitabının amacının kişinin sinemaya giderken, ‘sayrısı’na giderken, işe giderken, maça giderken sabahleyin bu kitabı açıp bir dörtlük okuması olduğunu söyler.
Çünkü bu şiirler ‘kişiyi ne durumda olursa olsun sevince ‘haydi’ diye seslenerek çağırmaktadır’.  Dağlarca, Karşı Duvar dergisinin yanı sıra 1960-64 yılları arasında 43 sayı sürecek Türkçe adında bir dergi çıkarır. Yayın kurulunda bulunduğu üçüncü dergi ise 12 Eylül sonrasında yayın hayatına başlayan Türk Dili dergisi olur.
Şair, bir süre sonra Şehzadebaşı’na taşıdığı kitabevini 1974 yılında kapatır. Ancak Karşı Duvar’a bundan altı yıl önce, 1968’de son vermiştir. Şiir, hem şairin hem de okurun gündelik yaşamındadır bu derginin sayesinde, okur da şair de güncele şiir aracılığıyla tanıklık etmiştir.
Önceleri küçük kitapçıklar halinde yayımlanan Karşı Duvar şiirlerinin bir bölümü daha sonra  “Horoz” (1977) adlı kitapta yayımlanır. Güncel olana, çağına tanıklık etmek, şairliğin önemli bir yönüdür. Üstelik Karşı Duvar, okurla şair arasında neredeyse dolaysız bir ilişki kurarak gerçekleştirir bu tanıklığı. 

HER ŞAİR ORFEUS’TUR
Şairliğin bir yönü tanıklıksa, bir başka yönü dilin olanaklarıyla dünyanın bilinmezleri hakkında soru sorabilmek ve onların peşine düşebilen cesur bir arayış gösterebilmektir.
Yunan mitolojisinde; sesiyle insanları, bütün hayvanları, bitkileri ve hatta taşları büyüleme gücüne sahip olan şair ve müzisyen Orfeus ile ilgili bir mitos vardır. Orfeus, karısı Euridike ölünce cehenneme iner ve onu Tanrı Hades’ten geri ister. Sesiyle ve lirle çaldığı ezgilerle, ölüm tanrıları Hades ile Persophone’yi de büyüler Orfeus ve karısını geri alma hakkını kazanır.
Ama bir şartı vardır tanrıların. Euridike’nin hep önünde yürüyecektir Orfeus ve yeryüzüne çıkana kadar ne onunla konuşacak ne de ona bakacaktır. Ama bu şartı yerine getiremez Orfeus, Euridike’ye dönüp bakar ve onu sonsuza kadar kaybeder.
Özdemir İnce, “Yazınsal Söylem Üzerine” adlı kitabında; tanrıların yasağını bakışıyla delen, merakına yenilen Orfeus’un bütün şairlerde yaşadığını söyler: “Şair, yasakları hiçe sayan ve bilinmezin karşına geçip ona bakmaya cesaret eden insandır. Cehenneme iniş zihinsel serüveni, şairin yakasını bırakmayan arayış tutkusunu simgelemektedir”.
İşte şairliğin özünde bulunan bu arayış tutkusu ve bilinmeze bakma cesareti, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirlerinin de deyim yerindeyse ‘mayasını’ oluşturur. Evrenin sonsuz değişiminden tanrı-insan, doğa-insan ilişkisine, nesnelerin şairde yarattığı duygu ve izlenimlerden toplumsal adaletsizliğe ve dünyadaki sömürüye dek, yeryüzünde olup bitenlere şiirleriyle ses vermeye çalışmıştır Dağlarca şiir serüveni boyunca.
Şiirleriyle bir çağa tanıklık eder ve kitaplarının adlarına bakmak bile bu tanıklığın boyutunu anlamak için yeterlidir. “Taş Devri”nden (1945) “Dildeki Bilgisayar” (1992) ve “Takma Yaşamalar Çağı”na (1986), “Çanakkale Destanı”ndan (1965) “Nötron Bombası” (1981) ve “Vietnam Savaşımız”a (1966), “Sivaslı Karınca”dan(1951) “Hiroşima”ya (1970) kadar dünyanın, ülkesinin, çağın tanık olduğu bütün devinimi ve değişimi şiirinin imgeleriyle dile getirir. 

İÇKİ VE SAYILAR
“Şiire yeryüzünde en yakın varlık” dediği içki de vardır bu şiirlerde, ‘belki de bütün dillerin bilinçaltını oluşturduğunu’ söylediği dille ‘gizemli’ bir ilişkisi olan sayılar da... Dünyaya ait hiçbir şey uzak değildir Dağlarca’nın şiirine. Doğa içindeki insandan yapay organlarla yaşamını sürdürebilen insana, dünyanın bir diğer ucunda savaş veren halklardan Anadolu’daki yaşama uzanan özgün bir duyarlılığı vardır.
Bu özgün duyarlılık, Türk şiirine “Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle/ Ve hayran bakıyorum bu rüya gibi şekle” dizeleriyle girecektir. Dağlarca’nın ilk şiir kitabına adını veren “Havaya Çizilen Dünya” şiiri bu dizelerle biter. Dağlarca, bu şiir kitabıyla birlikte Türk edebiyatında diliyle, biçemiyle ve ele aldığı temaların çeşitliliğiyle hiçbir şiir akımının ya da topluluğun içinde yer almadan, kendine özgü bir şiir dünyası kurar.
Bu şiir dünyası kendine özgü olduğu kadar içe kapalıdır da. 1935 yılından itibaren eski harflerle, yani Arap alfabesiyle kaleme alır şiirlerini. Alışkanlık olduğu kadar, kendisinden başkasının okuyamaması da etkendir bu seçimde. Zaten “Yalnızlık benim mürekkebim” diyecek kadar şiirle baş başa olmayı tercih etmiştir yaşamı boyunca.

ÇOCUK DUYARLIĞI
“Havaya Çizilen Dünya”, hece şiirinin ses olanaklarının tıkandığı, şiirde anlamı boşaltan tekdüze bir sesin duyulduğu dönemde yayımlanır. Sait Maden’in “Söz Büyücüsü” adlı yazısında da vurguladığı gibi, “Söz söyleme bilgeliğinin gizlerini çoktan eline geçirmiştir” Dağlarca bu şiirlerde. İmgeye ve çağrışımlara dayanan özgün yapısıyla, Dağlarca’nın da dediği gibi ‘sonraki kitapların tohumlarını’ taşır bu ilk kitap.
1940 yılında çıkan “Çocuk ve Allah” ise, Dağlarca poetikası için bir dönüm noktasıdır. İlk şiir kitabındaki metafizik temalar, bu şiirlerinde poetikasının bir ögesi haline gelir. Dağlarca bu kitabında Allah’ı, evrenin bilinmezliklerini, evrenin ve varlığın karmaşıklığı karşısında duyulan şaşkınlığı, korku ve tedirginlikleri çocuğun ilkel dünyası ve duyarlılığı aracılığıyla dile getirir. İnsanla evren arasındaki gizemli ilişkiyi kolaçan eder.
Şiirleriyle düşünür, bilinmeze, gizemli olana dair sorular sorar Dağlarca. Bu nedenle okurunu ‘sahipsiz yarı aydınlıklar’da bırakır şair. Okur da şairle birlikte düşünmek zorunda kalır. Evren karşısındaki şaşkınlık, şiir karşısında da hissedilir.
Şiirlerde söylenenler kadar söylenmeyenlerin de ağırlığı hissedilir; karanlıkla aydınlık, geceyle gündüz bir aradadır.
“Çocuk ve Allah”ta çocuk; soru soran, hazır bilgiden yoksun bir zihin olarak karşımıza çıkar. Etrafındakilere hayretle ve şiirin özünde bulunan ‘usdışı’ bir duyarlılıkla bakabilen bir zihin. Çocuk, Dağlarca’nın hayatında da şiirinde de her zaman önemli bir yere sahiptir. Şair, kalemi eline aldığından beri çocuğa dönük biri olduğunu söyler.

SONSUZ ZAMAN
Nitekim çocuklar için pek çok şiir kitabı yazar Dağlarca: “Yazıları Seven Ayı” (1978), “Kuş Ayak” (1971), “Balina ile Mandalina” (1977), “Yaramaz Sözcükler” (1979) bunlardan bazılarıdır. Çocuk duyarlılığını yakalayabilmek için şiiri hem dil hem de biçem olarak en yalın hale getirerek yazar çocuk şiirlerini. Şiirleri yazmanın önemi bambaşkadır onun için, çünkü ‘onu kaç çocuk okursa onca çok yaşayacaktır’.
“Çocuk ve Allah”ta bulunan şiirlerdeki metafizik derinlik, “Taş Devri”nde (1945) ve “Âsû”da (1955) da devam eder. “Taş Devri”, ilk insanı anlatır; aynı zamanda insanoğlunun doğayla ayrılmaz ilişkisini ele alır kitaptaki şiirler. Yetkin bir yapı ve imgeler yoluyla okurun imgeleminde Taş Devri’nde yaşadığı izlenimini uyandırır her bir şiir. Soyutla somutu birleştirir. 


“Âsû” ise ‘zaman’ın şiiridir. Dağlarca’nın ‘sürez’ adını verdiği zaman, yeniden tanımlanır bu şiirlerle ve kitabın başında yer alan önsözde. Sürez, başı ve sonu olmayan sonsuz zamanı anlatmak için kullanılır “Âsû”da. İnsanlığın, ölülerin ve dirilerin zamanının birleşmesidir sürez.
Ahmet Soysal, “Arzu ve Varlık” adlı kitabında sürezi ve Dağlarca’nın zamana yaklaşımını şöyle açıklar: “Bu yaklaşım, kesin bireyliğin yalnızlığıyla birlikte başka çağlardaki insanlarla ilişki olasılığını, şimdiki zamandaki çağdaşlarımızla birlikte ortak durumları, yazgıları (çocukluk, açlık, ölüm) kapsamaktadır; böylece sonsuzluk ve ölümsüzlük idealleştirmesi adına güncel sorunları, acıyı, ölümü hafif bir şekilde dışlamamakta, tersine hesaba katmaktadır.”

YERYÜZÜ YURTTAŞLIĞI
Dağlarca şiirinin özünü ve çağdaşlığını anlatır bu sözlerle sürez kavramı bir bakıma. Varlık, zaman, evrenin bilinmezlikleri gibi konuları, insan ve doğa ilişkisini evrensel boyutuyla işleyen şiir; bunun yanında ‘güncel sorunları ve acıyı’ da hesaba katar çünkü.
“Yeryüzü uygarlığını üstelenenlere karşı verilen savaşta” Cezayir’de, “Amerika’nın teknik canavarlığını yüreğinde duyan” Vietnam’da ya da Türkiye’de, nerede olursa olsun başkalarının acılarına duyarlıdır; nerede olursa olsun sömürüye karşı çıkar, sömürülenlerin yanında duyar kendini.
“Çakır’ın Destanı”ndaki bölümün başlığının söylediği gibi ‘kalabalığın ağrısını çekiyordur’, bir ‘yeryüzü yurttaşı’dır şair bu konumuyla.
“Sivaslı Karınca” (1951) ile başlar bu yeryüzü yurttaşlığı; “Cezayir Türküsü”nde (1961), “Vietnam Şavaşımız”da (1966), “Hiroşama”da (1970) dünyanın bütününe yayılır. Adaletsizlikleri, eşitsizlikleri daima şiirinin konusu yapar Dağlarca ve hırçın bir öfke duyar bunlara karşı.
Dağlarca’ya göre bir şair tarih, toplumsal olaylar ve sanat konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Bunların gerekliliğini şu sözlerle anlatır: “Bir kez yurdunun tarihini, coğrafyasını, sosyal davalarını, halkının bütün yaşantısını, şiir yanında diğer yazı sanatlarının hepsini bilmesi, yeryüzü üstüne de olabildiğince bilgi sahibi olması gereklidir.”
Bu sözler, şairin birikimine, şiirdeki tema ve konulara olduğu kadar, şiirin içeriği ne olursa olsun onu edebi anlamda değerli kılacak olanın, estetiğin gerekliliğine, şiirin içeriğiyle biçeminin uyumu olduğuna vurgu yapar bir bakıma. 

ANADOLU İNSANLARI
Dağlarca, bu sözlerine koşut olarak Türkiye’nin tarihini, halkının yaşayışını şiirlerine konu eder ve bunu çoğunlukla şiirdeki estetik ölçüyü es geçmeden yapar. Türkiye’nin tarihi ve toplumu, Dağlarca şiirinin temel konularından biridir.
Kurtuluş Savaşı’nın ya da Türkiye tarihinin çeşitli dönemlerini anlatan pek çok epik şiir kaleme alır. “Üç Şehitler Destanı” (1948), “Çanakkale Destanı” (1965), “Malazgirt Ululaması”(1971) bunlardan birkaçıdır.
Toplumsal şiirleri ise Anadolu coğrafyasını, insanları, tarihi, yoksullukları ve yoksunlukları şiirdeki estetik ölçüleri gözardı etmeden anlatır. Anadolu’nun yaşayışını şiirin güzelliğiyle dile getirir. İlk kez 1936’da gittiği Erzurum, Iğdır ve çevresi ile 1949 yılında gittiği Sivas’a dair izlenimlerini içeren “Toprak Ana” (1950) ve “Kınalı Kuzu Ağıdı” (1972) bu yaşayışı anlattığı şiir kitaplarındandır.
Ahmet Oktay, “Dağlarca Üzerine Kenar Çıkmaları” adlı yazısında Heidegger’den alıntılayarak “Dil insanın evidir” ifadesini kullanır. Dağlarca ise şiirdeki müziğe gönderme yaparak “Türkçem benim ses bayrağım” der. Şiirin dili ile şiirdeki sesi ve söyleyiş güzelliğini yaratan dildeki işçiliğe vurgu yapar bu söz. 

ÖZGÜN BİR ŞİİR DİLİ
Dağlarca şiirini ‘ses bayrağım’ dediği Türkçenin olanakları içinde kurar, 1959 yılının Temmuz ayında on dergide yayımladığı “Türkçe Katında Yaşamak” bildirisinden sonra. Bu bildiriyle birlikte sadece Öztürkçe sözcükler kullanmaya başlar şiirlerinde Dağlarca ve kendisine özgü bir şiir dili kurar. Şairin imgelemindeki duygusal ve düşünsel yük, bu sözcüklerle kurgulanmaya çalışılır.
Bunun için “Âsû”nun 1955 yılındaki ilk baskısını yürürlükten kaldırdığını söyler ve 1967 yılında kitabı Öztürkçe kelimeler kullanarak yeniden yayımlar. Şiirlerinde, Öztürkçenin olanaklarıyla şiirsel bir dil yaratılabileceğini gösterir Dağlarca. Osmanlıca kelimelerin getirdiği anlam yüklerine, anılara yaslanmak yerine yeni sözcüklerin dil ve şiir içinde anlamlar kazanmasını sağlar böylelikle.
Ahmet Soysal, “Eski dilin ‘sabit’ olanaklarından yeni dilin ‘kurgusal’ olanaklarına geçmeyi seçmiştir” diye yorumlar durumu. Bu dil içinde yaratır zengin imge ve çağrışım dünyasını Dağlarca. Öztürkçe sözcükleri en yetkin biçimde kullanarak, kendi şiirine özgü bir ritm ve ses yakalar.
Dağlarca şiirindeki bu ritm ve ses, sözcüklerin şiir yapısı içinde büyük bir titizlikle bir araya getirilmesiyle ortaya çıkar. Ustalıklı bir mimari ve özverili bir işçilik vardır bu yapının arkasında. Dağlarca’nın şiirlerinde sözcükler öyle yerli yerinde, dil öylesine yetkin kullanılır ki; şiirin özü, aldığı biçimle özgün bir yalınlık ve berraklık kazanır.
Öz ile biçim her zaman uyum içindedir Dağlarca’nın şiirinde. Şair, insanlığın en eski ve derin duygularını, toplumsal durumu ya da sömürüyü yansıtabilmek için en yetkin biçemi usanmadan arar. 

‘TUHAF’ BİÇİMLİ KİTAP
Bir ‘çocuk yapıtı’ olan “Arkaüstü”nün biçimi bu duruma en iyi örneklerden biridir. Şiirler sayfaya yanlamasına konulmuştur kitapta, her bölümün baskı rengi de farklıdır.
Dağlarca sadece şiirleriyle değil, kitabın ‘tuhaf biçimiyle’ de çocukların imgelemine seslenir ve onlar için bir evren yaratır.
“Haydi” diyerek kişiyi sevince çağıran kısa şiirlerden oluşan “Haydi” adlı kitabı ise bütün fazlalıklardan arındırılmış, sözcüklerin damıtılarak şiire yerleştirildiği bir kitaptır. Dağlarca bu yapıya ve arı söyleyişe ulaşmak için 19 yıl uğraştığını söyler.
Dağlarca’nın şiiri; toplumsal ve evrensel sorunlardan kişinin evrendeki varoluşunun sorgulanmasına kadar değişen temalarıyla, kendine özgü dili ve grameriyle Ahmet Oktay’ın Dağlarca üzerine kaleme aldığı bir yazısında vurguladığı gibi ‘benzersiz bir şiirsel evren tasarımı’ kurar.
Ve bu evrende yaşar 94 yıllık bir ömrü Dağlarca. Yıllar önce verdiği bir röportajda şiirin yaşamındaki yerini şöyle açıklamıştır: “Yaşamımın büyük bölümü, 10 milyonda 9 milyon 900 bin 9 yüz 99’u şiir egemenliğindedir. Şiir bana günlük pay olarak çok az bir bölge bırakır. Bilsem ki ölünce de şiir yazabileceğim, ölmek isterim. Şiirden başka yaşamım yok benim.”

“ŞİİRİN PYTHIA’SI”
Dağlarca’yı ‘bilinmezin karşına geçip cesaretle bakan’ Orfeus’a benzeterek başlamıştık yazımıza. Orhan Burian ise, Dağlarca’nın şiirini ele aldığı “Günümüzün Türk Destanı” adlı yazısında, şairi Delfi şehrinde, insanı sarhoş eden bir buhar çıkan, dünyanın göbeği diye bilinen yarığın başına oturup kendinden geçtikten sonra Tanrı Apollo’ya danışmaya gelenlere anlaşılmaz sözlerle kehanette bulunan Pythia’ya benzetiyor.
“Türk şiirinin Pythia’sı” diyor Burian, Dağlarca için: “Pythia gibi o da herkeslerden başka, garip bir dille konuşuyor. Saygıyla dinleyip tefsire gayret edilmezse sözleri birbirini tutmaz saçmalıklar gibi gözüküyor! Ama ona inanarak danışmaya gelenler için, söylediği sözler gerçeğin ta kendisidir.”
Dikkatle dinlenilmesi gerekli Dağlarca’nın. Onun özgün sesine, şiir diline, dünyanın, evrenin ve insanın çağdaş sorularına gösterdiği dikkate kulak vermek gerekiyor bugün, hem kendimizi daha iyi anlamak hem de güzel şiirler okuyabilmek için...  

“NEDİR BENİ SENDEN SUÇLU KILAN?”
Türkiye’de yazmış pek çok şair ve yazar gibi Fazıl Hüsnü Dağlarca da şiirleri nedeniyle yargılanır. İlk olarak 1949 yılında Varlık dergisinde çıkan “Asılmış” şiiri yüzünden hakim karşısına çıkar, ancak bu davada suçsuz bulunur.
“Horoz” şiiri Karşı Dergi’de yayımlandıktan birkaç gün sonra ise savcılıktan gelen görevliler derginin toplatılma kararını gösterir. Dergiyi vitrinden çıkartır ve mühürlerler.
Dağlarca ise savcılar gider gitmez “Savcı, nedir düşündün mü,/ Yazıları suçlu kılan?/ Usla yürekle büyümüş gündüzler geceye karşı,/ Ama nedir çağlar üzre, Beni senden suçlu kılan?” dizeleriyle bitecek “Savcı’ya” şiirini yazar ve dergiye asar. Bu suçlamadan da uzun süren soruşturmalar sonucunda aklanır. 
Karşı Duvar dergilerinin dört beş tanesi için soruşturma açılır, bunların hepsi de aklanmayla sonuçlanır.
6. Filo İstanbul’a geldiğinde, Türk askerinin Amerikan erlerinin tuvaletlerini temizlemesinden duyduğu yakınmayı dile getiren, ilk önce Tüm ardından Dost dergisinde yayımlanan “İkili Anlaşma Anıtı” şiiri nedeniyle de yargılanır Dağlarca. Duruşmaya avukatı gelmeyince yargıçtan söz alıp şöyle der:
“Elli beş yaşımı geçmiş biri olduğumu görüyorsunuz. Bu anlaşmaya göre Amerikan erlerinin yüznumaralarını illa bizden birinin temizlemesi gerekiyorsa, ben Mehmetçik’lerimizin yerine bütün yüznumaraları temizlemeye istekliyim. Ta ki Türk eri bu pis eylemle kirlenmemiş olsun.”
Bu konuşma üzerine yargıç davayı başka bir güne erteler.
12 Mart döneminde ise, sık sık yapılan ev aramalarından biri sırasında tutuklanır. Gece saat bir buçukta, kaldığı apartmanın demir kapısı vurulur. Kapıyı açtığında bir yüzbaşı, 15 de sivil polisle karşılaşır. Evinde askerliğinden kalma, ruhsatlı bir tabancayı bulundurduğu için üç gün sonra kendini Sağmalcılar Cezaevi’nde bulur Dağlarca. 15 gün cezaevinde yatar şair ve sonra kefaletle serbest bırakılır. Daha sonra da aklanır.


ŞAİRDEN GENÇ OZANLARA ÖĞÜT


“Ekli kalın defter alacaksın, her defterin üstüne, ilk sayfasına aruzun ve hecenin bir veznini yazacaksın. O defterleri başından sonuna kadar, üzerindeki vezinle şiirler yazarak dolduracaksın. Her mısra, mezartaşına yazılacak gibi özenle düşünülmüş, yazılmış olacak. Sonra o defterleri bana getireceksin. Dediğim gibi olmuşsa bu defterler, bunları yakacaksın. Kendi şiirini yazmaya başlayacaksın.”

YAŞAYAN EN BÜYÜK TÜRK ŞAİRİ
Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1967 Eylül’ünde,  ABD’nin Pittsburgh kentindeki International Poetry Forum (Uluslararası Şiir Forumu) tarafından 6 Kasım 1967’de ‘yaşayan en büyük Türk ozanı’ seçilir.
Bu seçimi yapan jüri ise beş Türk aydınınından oluşmaktadır: Varlık dergisinin yayın yönetmeni Yaşar Nabi Nayır, denemeci, profesör, Ankara Üniversitesi’nin eski rektörü Suut Kemal Yetkin, Yeni Ufuklar dergisinin yayın yönetmeni Vedat Günyol, İstanbul Üniversitesi edebiyat profesörü Fahiz İz, Yeni Dergi’nin yayın yönetmeni ve eleştirmen Memet Fuat. Jüri, kararını tek toplantıda ve oybirliğiyle alır. Kurulun imzaladığı gerekçede şunlar yazar:
“Ülkemizde yaşayan en  iyi Türk ozanlarının dikkatle incelenmesinden sonra -Türk şiirine ettikleri hizmet, okurlar ve edebiyat çevrelerindeki ünleri, eserlerinin niceliği ve niteliği, değişkenliği, özgünlüğü, başka ozanlara etkileri, kendilerini şiir sanatına adamaları göz önünde bulundurularak- Sayın Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Türkiye’de yaşamakta olan en iyi ozan olarak oybirliğiyle seçmiş bulunuyoruz.”

ŞİİRLERİNDEN BİR SEÇKİ
Çocuklar Korkunç Allahım
Çocuklar korkunç, Allahım,
Elleri, yüzleri, saçları.
Uyurken bütün gece
Yok sana ihtiyaçları.

Çocuklar korkunç, Allahım,
Bebek yaparlar, haçları.
Aşina değiller hatıramıza
Severken aynı ağaçları.
(“Çocuk ve Allah”tan)

Geleceği Anımsayan Yaratık
Şiir hayvanıyla dolaşıyordum
Yok dere yok tepe bizimdi
Sanki içkiliydi bütün tepeler
Sallantılar doğa dışıydı
Yitirilmişlerdi biraz
Eski sevgilerimce uzaktılar

Birdenbire ürktü şiir hayvanı
Önümde ışıyan ilk gömüt görüntüden
(“İçimdeki Şiir Hayvanı”ndan)

Gölde Kalan                    
Kendiliğinden yaşıyordu, garip,
Sabrın ve zaferin birleştiği.
Daha sade, uzak, daha uzun,
Herkese kısmet verip.

Yeşil çayır soldu, gök gitti,
Büyük ovalar civarında.
Hangi suya eğilmiş,
Koyunun ve kartalın vakti?
                    (“Taş Devri”nden)

Gün Mutluluğu
En küçük bir otun
İçinden sızan ışık mı ne
Gündüzü
Mutlu kılan
       (“Haydi”den)

Sevgicek
Severdim
Severdim onu geceleri
Aydınlık taşlar sanki uyurdu
Sessizliğinde

Daha ötelere giderdi yeşilden
Ellerinde otlar
İnanırdı yıldızların birliğine
Mutluluğuna suyun yalazın

Öteki kuşları yaşardı
Dallar serçelerle doluyken
Yiterdi kendi aklığında
Uçsuz bucaksızdı düşü

Severdim
Düşünürdüm düşünürdüm Ayrılığında onu görürken de
Baktıkça azalırdı
Öyle ince bir yüzü vardı ki
                               (“Asû”dan)

ÖDÜLLERİ
1927 Yeni Adana gazetesinin öğrenciler arasında açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü
1946 “Çakır’ın Destanı” kitabından bir şiiriyle CHP Şiir Yarışması’nda üçüncülük ödülü
1956 “Asû” kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı
1958 “Delice Böcek” ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum (Uluslararası Şiir Forumu) “Yaşayan En İyi Türk Şairi” (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat dergisi okurlarınca Yılın Sanatçısı Ödülül
1977 “Horoz” kitabı ile Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü.
1987 Tüyap 6. İstanbul Kitap Fuarı “Onur Ozanı”
1995 Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü 
2005 Vehbi Koç Ödülü
 2008 Kültür ve Sanat Hizmet Ödülü