Sıkı bir lodos patlasın istiyorum..

Gecenin yarısı sıkı bir lodos..

Beni çıkarsın evden, çağırsın güneyli bir sahile..

Ellerim cebimde, kafam iyi, sağlam bir mont ve atkıyla atsam kendimi oraya..

Otursam bir kayalığa.. Bütün bir yaşamı yatırıversem masaya..

Vurdukça dalgalar kayalıklara, yüzüme gelse damlaları, serinlesem sabah yüzümü yıkar gibi..

Acaba ne düşünmem gerekir..?

Bu dalgalar kimleri nereden alıp nerelere attı..?

Attığı yerde neler oldu..?

Kayalıklarda filizlenen bir çiçek mi oldu..?

Yoksa denizin sonsuzluğunda özgürlüğe mi boğuldu…?

Hangisiydi “an”ın başladığı nokta..?

Ya da hangisiydi “an”ın bittiği yer..?

Bütün bunların hesaplaşıldığı yer olacak belki  lodosun vurduğu sahillerdeki kayalıkların üzeri…

Koskoca karanlık bir deryaya karşı..

Bütün “varoluş” duygusunun o acımasız“yokoluş”un karşısına koyulduğu zaman  ne diyebilmem gerektiğini bulabilmek, bu koca su deryasındaki küçük bir kelimede…

O küçük kelimeyi..

Belki de o küçük “an”ı  anlayıp, anlatabilmek bir romancı gibi..

Zor tabii ki..

Olsun,  bu sert lodosun kayalıkları döverek alabildiğince köpürüp sinirlendiği gece..

Koskocaman gözüken o evrenin aslında küçücük “an”ın içinde olduğunu hissedince çözümlenecek belki de her şey..

Bütün anlatılanlar, paylaşılanlar, sevinçler, kederler, tutkular..

Dev gibi duran bütün bu resimler..

O küçücük şeyin içinde dönüp durmaktalar…