Behçet Çelik, Milliyet gazetesi tarafından verilen 2011 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü Ekim 2010’da yayımlanan “Diken Ucu” adlı kitabıyla kazandı. Onun öykülerinde sıradan insanın hayatına tanık oluyoruz; yalın, içten, akıcı anlatımıyla... Sessiz, sakin anlatıyor; derdini, dertsizliğini, hiçliğini, sıkışmışlığını, hayallerini... Her şeyden önce samimi onun öyküleri; barışçıl, abartısız... Parlak sözler peşinde koşmadan, insanın günlük hayatından bir dolu anı seçip çıkarıyor ve edebiyat tutkunlarına sunuyor. Kendine özgü bir öykü dünyası yaratmış isimlerden biri olan Behçet Çelik, şimdi yeni bir kitabıyla değil, yeni bir ödülüyle gündemde!
En son 2008’de “Gün Ortasında Arzu” adlı kitabıyla kazandığı Sait Faik Hikaye Armağanı’nın ardından Çelik, bu kez Türk edebiyatının bir diğer usta ismi Haldun Taner onuruna verilen ödülün sahibi oldu. 24 Ekim Pazartesi günü Milliyet gazetesinde düzenlecek törenle ödülü kendisine sunulacak olan Behçet Çelik ile konuştuk...

Mizahı cezbetti
Haldun Taner’in sizin edebiyatınızdaki yeri nedir?
Haldun Taner benim sevdiğim öykücülerden biri. Özellikle onun öykülerindeki ince mizah ve yalınlık beni her zaman cezbetmiştir. Daha lise yıllarımdayken okuduğum ve daha sonraki yıllarda da okumaya devam ettiğim bir yazar. O yaşama sevinci, incelikli mizah ve yalın anlatım konusunda gerçekten Türkçede benzersiz diyebileceğim bir yazar. Kendisini örnek almışımdır. Birkaç yıl önce bir başka kitabımla ilgili olarak bir eleştirmen öykücülüğümü Haldun Taner’le yakın bulduğunu yazmıştı. Benim öykücülüğüm, bir kitaptan diğerine radikal değişikliklerle ilerlemez. Tahmin ediyorum “Diken Ucu” için de benzer şeyleri söyleyecek birileri vardır.
En sevdiğiniz öyküsü hangisidir?
Haldun Taner’in “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” öyküsü unutamadığım bir öyküdür. Çok erken yaşlarda okumuştum ve hep aklımda duran bir öyküydü.
Size ne ifade ediyor Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü?
Türkiye’deki önemli öykü ödülleri içerisinde en prestijli olanlarından birisi. Bu ödülü almak bir şekilde, edebiyat kamuoyu önünde kişinin kendisini sunması ve bunun sonucunda da karşı taraftan takdir alması gibi. Bu ödülün edebiyat gündemine kitapların çıkabilmesi için de olumlu yanı var. Bu anlamda “Diken Ucu”nun tekrar okur önüne çıkacağını düşünüyorum. Bu gibi başarılar, övgüler insanda hep bundan sonra yazdıklarımda acaba ‘geriye gitti, kendini tekrar etti’ şeklinde olumsuz bir eleştiri alır mıyım diye tedirginlik yaratıyor. Belli bir düzeyi sürdürme sorumluluğu hissediyor insan.

 

Yazdığım öykü beni şaşırttı
En sevdiğiniz, sizin için en özel öykünüz hangisi?
Bir, iki öyküyü sayabilirim. “Kasti Faul” öyküsünü yazdıktan sonra şaşırmışımdır. Çok kısa bir sürede yazdım ve biraz farklılık gördüğüm bir öyküdür; diğerlerinin yanında. Yarattığı atmosferle beni şaşırtmıştı. Birkaç gün içinde yazdığım bir öyküydü. Bir diğer öyküm de “Kaldığımız Yer”. Daha önce yapmadığım bir şekilde yazdım o öyküyü. İnsan Hakları Diyarbakır Şubesi’nin bir projesi için yazmıştım. Yaşanmış insan hakları ihlalleri çeşitli öykücülere gönderilmişti. Ben de bana gelen insan hakları ihlallerinden birini seçip orada anlatılanlardan yola çıkarak bir öykü yazmıştım. Yazma sürecinde zorlandığım bir öykü oldu ama sonuçta da ortaya sevdiğim bir öykü çıktı. Fakat ne yazık ki projenin başında olan öykücü Muharrem Erbey tutuklandığı için proje hayata geçirilemedi.
Şu anda bir roman ya da öykü üzerine çalışıyor musunuz?
Bir roman üzerinde çalışıyorum. Bayağı da ilerledim. Bir terslik olmazsa gelecek yılın ilk yarısında yayımlanmasını ümit ediyorum. Hakkında çok konuşmak istemiyorum ama odağında aşk olan bir roman olacak.

 

 

‘Diken Ucu’ öykücülüğümde değişimin billurlaştığı kitap
Ödül gerekçesinde “Diken Ucu” için ‘yazınsal yolculuğunun önemli bir durağı’ ifadesi kullanılıyor. Sizin yolculuğunuzda sizin ifadelerinizle nereye denk düşer bu kitap?
“Diken Ucu” benim öykücülüğümdeki değişimin billurlaştığı bir kitap oldu. Aslında bir önceki kitabım, “Gün Ortasında Arzu”da başlayan sürecin bir sonraki aşamasıydı. Bunu ben tabii kitap yayımlandıktan çok sonra fark ettim. Böyle bir gelişme olsun diye yazmamıştım. Daha sonra dönüp baktığımda belli bir bütünlük taşıdığını ve bu bütünlükte ele aldığım sorunların aslında öteden beri devam eden bir çizgide ilerlediğini gördüm.
 Nelerdir bu öteden beri ele aldığınız sorunlar?
Bireyin bir sıkışmışlığı var. Günümüz toplumu içerisinde toplumsal baskılar altında kendini ifade edememe, kendini geliştirememe ve arzularının ilerleyen yaşlarda hayata geçemediğini gördüğünde yaşadığı hayıflanmalar... Fakat bir yandan kendisine ve geçmişine bakarken de olabildiğince dürüst olma çabası... Bir tür, kendini acıtacak diken uçlarından sakınmadan insanın kendi kendini tartması; bir iç muhasebenin ifadesi gibi.
Siz “Diken Ucu”nu nasıl tanımlıyorsunuz?
Kitabı üç bölüme ayırmıştım. Birinci bölümdeki öykülerde bir tür kendine dönüklük daha baskın. Kendine dönüp, kendini, yakınlarını, içinde bulunduğu toplumu, fikirlerini canını yakma pahasına deşmeyi göze almış ve açık bir farkındalıklıkla dünyayı algılamaya çalışan bir anlatıcı var.
İkinci bölümdeki öyküler daha toplumsal konularla ilintili. Onlar da kitapta kendi içinde bir bütün oluşturuyor. Bu da aslında edebiyatın toplumsal konulara birey üzerinden nasıl bakabileceği açısından değerlendirilebilir. Son bölümdeki öyküler ise biraz daha hayatın akışı ve zamanın geçişinin insanda bıraktığı tortular şeklinde açıklanabilir.