Biyografik hikâyeleri aktarmak genelde zordur. Eğer kendi yorumunuzu katmazsanız biraz sıkıcı olabilir. Bu kez biyografik bir hikâyeye can veren Tim Burton, bizi gerçeklerle baş başa bırakarak sıkı bir şekilde düşünmemizi istiyor. Eğer sanat ve çapraşık hayatlar konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız Burton sizi bekliyor. !f film festivalinin açılışında izlediğimiz “Big Eyes” (Büyük Gözler) Mart ayında vizyona girecek, ama filmi festivalde herkesten önce izlemeniz mümkün

Ressam Margaret Keane’ın hayatını perdeye taşıyan Tim Burton’ın biyografik projesi “Big Eyes” diğer Tim Burton filmlerinden farklı bir kulvarda yer alıyor, Tim Burton’dan böyle ani bir değişiklik beklemiyorduk. Bu ani değişiklik bazı kişileri korkutabilir, çünkü beklentiyle yaklaşılan filmler, ne yazık ki insana tat vermiyor. Film boyunca Burton neden rotasını değiştirdi diye homurdanmaktansa, filmdeki güzel sahnelerle özdeşleşerek, filme karşı objektif yaklaşmak daha doğru olacaktır.

Genelde Tim Burton gotik, fantastik, macera, animasyon türünde filmler çeker. Peki, “Big Eyes”ı neden çekti? Tim Burton çocukken okulda sürekli kâğıtlara resim çizermiş, kendini çizerek daha iyi ifade ettiğini düşündüğü için, kâğıda çizdiği karakterler Burton’ın en yakın arkadaşlarıymış. Sanıyoruz ki Burton kendi çocukluğu ile bağ kurduğu için bu filmi çekti, belki de kendini filmdeki karakterin yerine koydu. Demek ki Margaret Keane Tim Burton’ın ilham perisiymiş. Bazen sevdiğimiz yönetmenlere zehirli ok fırlatmadan evvel onlarla empati kurmamız lazım, aksi takdirde önyargıdan kurtulamayarak tek bir perspektiften bakmış oluruz. Unutmayın, her filmin bir hikâyesi vardır bu filmin de var.

İNCE MİZAH HAT SAFHADA

Güzel bir mizah duygusuyla işlenen Margaret Keane’ın yaşamı, Tim Burton’ın usta çekimleriyle ve dramatik çizgisiyle izleyiciyi hem güldürüyor, hem de hüzünlendiriyor.  O kadar fazla ironi var ki, hikâyeyi nereye çekerseniz oraya gider. Aynı uzayan lastik gibi… Hikâye çok yönlü olduğu için farklı bakış açılarına göre değerlendirilmesi gerekiyor. Her yönetmenin mutlaka bir ters köşesi vardır, bu da Burton’ın ters köşesi olmuş. Gerçek bir hikâyeyi masalsı bir teknikle çeken Burton, seyirciyi sürekli gerçeklerle boğmayıp, kendi sunumunu hazırlayarak, zihnimizdeki bazı eksik parçaları birleştirmemizi sağlıyor. Neden Niçin sorularını sormamızı istemeyen Burton, didaktik hikâye örgüsünü alegorik yöntemlerle netleştiriyor. Hikâye zaman zaman gizemli sıçramalar yapıp, resim tuvalinin renkleriymişcesine bir tablo oluşturarak görsel bir ritim tutturuyor.

İçeriğe gelince: Güçsüzlük ve kendine güvensizlik gerçeklerin sapmasına yol açar, bir perdenin arkasına saklanmak da öyle… Kendine hayali bir karakter yaratan Margaret’ın (Amy Adams) eşi Walter (Christoph Waltz), geçmişte içinde ukde kalan şeyi, eşi üzerinden yapmaya çalışıyor. Margaret da saf ve güçsüz (kendi tabiriyle) bir karakter olduğu için, eşine katlanmak zorunda kalıyor. Walter egosu altında yaşıyor. Egosu onun en kadim dostu, kendisini sanatçıyım diye kandırıyor, maksadı tatmin duygusunu harekete geçirmek.

Sözün özü; “sahtekârlık” pis bir oyundur, ego kirlendiği zaman, insan benliğini ve ruhunu bile satar. Var olmayan bir kimliğin içinde yaşamak, gerçek yaşamdan uzaklaşmak demektir. Tıpkı Keane gibi… Sahtekârlık, yalancılık insana tuzağa düşüren şeytani duyguların en zararlıları olup, saf insanları bir girdap misali içine çeker. Kanmam deyip kanarsınız, ama bazen de mecbur kalırsınız (Örnek: Margeret) çünkü çıkış yolunuz yoktur. O çıkış yolunu bulduğunuzda da çok geç olabilir, yine de ışığı görüp ona ulaşmak lazım. Peki, Walter neden bunları eşine yaptı? Neden bu kadar zalimdi? Ezik kaldığı için! Ezikliğini eşi ile gizlemek istedi, ama bir yerde fena çuvalladı. Neticede “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”, er ya da geç yapılan kötülükler ortaya çıkar. Yeteneğini sergile denildiği zaman, sonu Walter gibi olan bir sürü insan var. İş teoriden pratiğe geldi mi, kaçış yoktur. Sanat yalana asla izin vermez! Foyanızı nereye kadar saklayabilirsiniz ki?

ATAERKİL SORUNU

Bir başka okumayla; 50’li ve 60’lı yıllarda geçen filmde ataerkil düzenin yansımalarını görüyoruz. Aslında direk görüyoruz diyemeyiz, ama alt metinlerde ve bazı diyaloglarda bu çok açık ediliyor. Film günümüze bir gönderme yapıyor. Halen günümüzde bu anlayış bazı yerlerde varlığını sürdürüyor. Film ataerkil ve anaerkil düzen arasında yol aldığı çizgide, kadını güçsüz olarak gösteriyor. Kadınlara “sessiz kalma” mesajını iletmeye çalışan film, kadınların kendi haklarını koruyabilmelerine ve gerektiğinde cesaretlerini göstermeleri adına yol çiziyor. Ayrıca film; “korkmayın üzerine gidin” demeyi de ihmal etmiyor. Geçmişte bile Walter gibi kandırıkçı zalim insanlar olduktan sonra, günümüzde olması hiç şaşırtıcı değil. Hikâye geçmiş ve günümüzü iç içe geçiren bir ders notu sanki…

“Ne kendinizi ezdirin, ne de bir başkasını ezin” vurgusunu yaptığımız film, aslında Burton’ın yaşantısından bazı kesitler içeriyor. Burton hakkında detaylı bilgiye sahip olanlar, filmi seyrederken, ne demek istediğimizi anlayacaklar. Burton bizi filmin sonuna kadar heyecanlandırıyor, tabi sadece Burton değil, Amy Adams’ın kocaman gözleri, onu Margaret ile özdeşleştirmemize olanak sağladığı için, haliyle heyecanlanmış oluyoruz. Burton, Adams’ı tercih etmekle doğru bir seçim yapmış! Ama kafamıza bir soru takıldı, o da şu: Margaret’ı neden sarışın oyuncu Amy Adams canlandırdı, acaba Margaret da mı gençliğinde sarışındı? Muamma…

BÜYÜK GÖZLERİN SIRRI NE?

Genel çerçevede değerlendirdiğimizde; Burton karakterlerin sorunlarına yer vermenin yanı sıra, sanatın derinine inerek, sanattaki kitsch (bayağılık estetiği) olgusuna detaylı bir bakış atıyor. Zaten filmde kitsch kelimesi birçok kere vurgulanıyor. 50’li yıllarda gelişip yayılan akım, post-modernist çalışmalar yapan Margaret’ın en büyük ızdırabı oldu. Bazıları onun kitsch eserler yaptığını öne sürdüler. Sanatın farklılığını ortaya koyan Burton, çeşitli sanatçılardan bahsederek, onlar hakkında da bakış açısı sundu bize…

Filme bu kadar olumlu yaklaştıktan sonra sıra geldi ufak bir soruna… Burton’ın en büyük açmazı portredeki ‘büyük gözler’ esrarının hikâyede tam olarak çözüme ulaşamaması oldu. Büyük gözlerin esrarı, savaşın kurbanı olan küçük çocukların vücutlarının ve beyinlerinin karanlık güçlerle kuşatılmasıydı.  O yüzden gözleri kocamandı.

Bazı sahnelerde konunun inceliklerine inmeden açıklama yapılmıştı, ancak çok açık değildi. Olay örgüsü karakterler üzerinden işliyordu. Keşke bu kavrama daha çok değinseydi Burton…   

Sonuç? “Big Eyes” sanat ile yaşamın aynı anda işleyişinin, bazı püf noktaları olduğunu bize hatırlatarak, bir sanatçının asla sanatından ödün vermemesi ve sanatı konusunda kimseye güvenmemesi gerektiğinin altını çizip, yüzümüze sert bir tokat atıyor. Bu film öyle bir çırpıda izlenebilecek bir film değil, çok katmanlı olduğu için, o katmanların özüne inmeniz filmle olan bağınızı güçlü kılar. Filmin finali daha okkalı olsa daha iyi olurdu, orası ayrı konu…