Ege

16.02.2019 - 08:15

Dünyada sürgün olmak gibi...

Sitene Ekle
Sinema Salonu  |  Emin Yeğinboy yeginboy@gmail.com Tüm Yazıları »
Vincent Van Gogh nasıl bir insan, nasıl bir ressamdı? Bu soruların yanıtlarını onun iç dünyasında, sanki beyninin içine nüfuz ederek arayan bir film ‘Sonsuzluğun Kapısında’... Dış dünyayla ilişkileri hiçbir zaman iyi olamamış bir insan Van Gogh... Kapatıldığı tımarhanede kendisiyle konuşmaya gelen papazla (Mads Mikkelsen) yaptığı sohbet, onun çevresinde nasıl görüldüğüne ilişkin ve tüm sanat yaşamı üzerine olan soruları yanıtlıyor. Papaz, kasaba halkının geriye dönmemesi için dilekçe verdiğini, hiç kimseyi taciz edip etmediğini, ara sıra öfkelenip öfkelenmediğini sorar. Vincent, kimseye zarar vermediğinden bahseder; öfkesini ise doğaya çıkarak bastırdığını, Tanrı’nın doğa, doğanın da gerçek güzellik olduğunu söyler. Papaz onu resim yaparken gördüğünü ve ressam olup olmadığını, Tanrı’nın ona yetenek verip vermediğini sorar. Vincent, Tanrı’nın kendisine tek yetenek verdiğini, onun da resim yapmak olduğunu söyler. Papaz eline, onun sonradan ünlü olan (tüm resimleri gibi) ‘Tarlada İki Tavşan’ resmini alır ve sorar tekrar: “Sen buna resim mi diyorsun?”

Vincent, “Evet, bir resim; ben de bir ressamım çünkü, çiziyorum, çizmeyi seviyorum, çizmeye mecburum” diye cevaplar.

En büyük oyunculuk

Papaz, resmi itici ve çirkin bulduğunu söylediğinde, “Tanrı bana neden çirkin resim yapmam için yetenek versin ki? Tanrı bana henüz doğmamışlar için resim yapma yeteneği bahşetmiş olmalı” der. İsa’dan da örnek verir; yaşarken, kimsenin ondan bahsetmediğinden bahseder, “Kendimi bu dünyada sürgün edilmiş bir hacı gibi hissediyorum” diye sürdürür.

Resim eğitimli yönetmen Julius Schnabel, daha önce ‘Basquiat’da (1996), yine bir ressam otobiyografisi sunmuştu. İnişli çıkışlı, sanatçı karakter ruhunu yakalamayı bilen bir yönetmen. ‘Dalgıç ve Kelebek’te sadece tek gözünün hareketleriyle yaşama tutunan bir adamın mücadelesini anlatmıştı. Van Gogh ise yaşama sadece resimleriyle tutunma kudretinde. Willem Dafoe gibi olağanüstü bir oyuncunun katkısıyla, muhteşem bir portre ortaya çıkmış. Omuz kamerasıyla Van Gogh’un bakış açısına, doğada hissettiklerine o kadar yaklaşıyoruz ki... Onu hissedebiliyoruz. Doğada resmettiği manzaraların renk dokusunu veren filtrelerle çekilmiş sahneler, görsel zenginliği artırıyor. Söz dönüp dolaşıp gene Dafoe’nin Van Gogh’ta yarattığı oyunculuk eserine geliyor. Açık ara bu yıl izlediğim en büyük oyunculuk. Oynamıyor, Van Gogh olmuş.

Yan karakterler çok uzun süreler almıyor. Gaugin, ağabey Theo, Dr. Paul Gachet, yakınındaki köy ahalisi çok öne çıkan anlar yakalamıyor. Schnabel, onu insan ve sanatçı yapan şeylere odaklanıyor. ‘Loving Vincent’ gibi renkli, umut veren bir animasyon değil. Depresyonları, kendinden geçip hatırlamadığı anlar, postalını çıkarıp tablosunu çizdiği zaman, Arles tarlalarına ve üzüm bağlarına odaklandığı saatler ilgi alanında.

Mads Mikkelsen’in sadece yüzüyle çok şey anlattığı konuşma sekansına hayran kaldım. Doğayı, evleri 37 yıllık kısa yaşamında Van Gogh’un tuvale yansıttığı şekilde görmek büyük keyif veriyor. Karanlık bir ruhu aydınlatan sarı renk. Mutlaka izlenmeli.

©Copyright 2019 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.