Edip Cansever kimdir? Kısaca hayatı ve eserleri

Sözlerin birbirine karıştığı, karmaşanın çoğu kez fikirleri gölgelediği bir zamanda, kavganın önünde ya da içinde olmayı seçmeyenlerdendi. Mücadelelerin arka planında, günlük hayatın içinde insan ruhunu yakalamak, onun sesi olmak için yazanlardandı. O, kaybolup giden sokakların, ruhların peşinde bir şairdi: Edip Cansever...
 

Edip Cansever kimdir? Kısaca hayatı ve eserleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları arasında, yeni bir dönemde kendini bulmaya çalışan, günün yoksulluğu ile geçmişin gururunu bir potada eriten şehirdi İstanbul. Dar sokaklarda sıra sıra dizilmiş, çoğu gelecekteki yangınlarla kül olacak cumbalı ahşap evler, bakımsızlık içindeki türbeler, medreseler, çeşmeler, kendi içine kapanmışlığı ve yenilmişlik duygusunu çağrıştırıyordu.

1928 yılıydı... Şehrin kadim semtlerinden Beyazıt'ın arka sokaklarında bir tüccar ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi Edip Cansever. Babası 8 Ağustos 1928 tarihini, evdeki Kur-an'ı Kerim'in arkasına not etti. Beyazıt, Saraçhanebaşı, Direklerarası, Süleymaniye ve Kapalıçarşı, çocukluğununu ve ilkgençliğini yaşadığı mekanlardı. Daha çocuk yaştan şehirdeki hayatı, büyük bir kısmı fakirlik içinde olan semtlerdeki hayatı ilgiyle gözlemlemeye başladı. İnsanı tanıma ve anlama merakı, onu henüz 13 yaşındayken Fatih Millet Kütüphanesi'nin raflarında, boyundan büyük konuları işleyen kitapları dikkatle okumaya yöneltti. 

 

 

O yıllarda dünya büyük bir felaketle yüzleşti. 2 Dünya Savaşı bütün Avrupa'yı sarstı. Alman orduları, İstanbul'un 300 km. uzağındaydı. Türkiye, tek parti yönetiminde savaşın getirdiği olağanüstü koşulları yaşıyordu. Bir yandan siyasi baskı, bir yandan yanıbaşımızdaki savaşa hazırlıklı olması gereken bir ülkenin seferberlik koşulları... Ekmek karnesi ve özellikle büyük şehirde uygulanan karartmalar... Her an bir savaş uçağının gökyüzünde belireceği korkusuyla yaşıyordu İstanbullular. Edip Cansever bu koşullar içinde ortaokulu bitirdi ve İstanbul Erkek Lisesi'ne kaydoldu. Okul, Babıali'de, eski Düyûn-ı Umûmiye binasında tedrisatı sürdürüyordu. Cağaloğlu, bu meraklı genç için kitapçıları, matbaaları, gazeteci ve sanatçıların zaman geçirdiği mekanlarıyla bulunmaz bir ortamdı. Bir yandan yeni şairleri takip ediyor, başta Yunan filozoflarının eserleri olmak üzere kitap raflarında bulduğu, ilgisini çeken her şeyi, büyük bir iştahla okuyordu. Şiire olan ilgisi bu dönemde yoğunlaştı ve kıvrak kalemi, kendine özgü dizeler üretmeye bu yıllarda başladı.

İşte taze ikindi güneşim.
Pencerelerde küçük sarışınlar,
Her şey iyi, her şey sade
Anlıyamıyorum şu iç sıkıntımı.
Yaşamak dersen yaşamak,
Sarhoşluğum sarhoşluk.
Ah! hatırlamak olmasa eski günleri.

İlk şiir kitabı 'İkindi Üstü'nü yayınladığında 19 yaşındaydı Cansever. Kendine özgü anlam dünyasının ipuçlarını veriyordu bu ilk dönem şiirlerinde. Ama yine de kendiyle hesaplaşmaya devam ediyor; "En doğrusu nedir? İyi şiir nasıldır?" sorularına cevap aramayı sürdürüyordu. Bir gün İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin değerli ismi, edebiyat tarihçisi, romancı ve şair Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirlerini görmek istediğini haber aldı. 

 

 

"Tanpınar şiirlerimi görmek istedi.. Tünel'deki Narmanlı Yurdu'na gittim. Bana kocaman bir fincan kahve sundu. Gene kocaman masasına oturup gözlüğünü taktıktan sonra, hiç bıkma belirtisi göstermeden bütün şiirlerimi okudu. Okuması bittikten sonra başını kaldırarak (iyice aklımda) ilk cümlelerini söyledi: 'Bunlar güzel, hepsi çok güzel ama hiçbiri şiir değil..'

Tanpınar, Osmanlı'dan cumhuriyete uzanan gelenekçi kuşağın önemli temsilcilerindendi. Ancak 1940'ların başından itibaren Türk şiirinde yenilik arayışları başlamış, Orhan Veli ve arkadaşlarının öncülüğünde Garip Akımı'nın etkisi, bütün edebiyat dünyasına yayılmıştı. Bu akımın şiirselliği reddedişi, gündelik dili şiirin merkezine yerleştirmesi kabul gördüğü kadar tepki de çekmiş, bu tepkiler genç kuşak şairlerde yeni bir dil yaratma isteğini perçinlemişti. Edip Cansever'in genç bir şair olarak edebiyat dergilerinde boy gösterdiği yıllar, bu arayışın akacak doğru mecrayı henüz bulamadığı yıllardı.

 

 

İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Yüksek Ticaret Akademisi'ne başladı. Fakat kısa süre sonra üniversite hayatından sıkıldı. Babasının Kapalıçarşı'daki dükkanında çalışmaya başladı, bir süre sonra da evlendi. Henüz 20 yaşında, çocuk sahibi, ailesinin yükünü sırtında taşıyan bir gençti artık. Bunca sorumluluğun içinde akşamları Beyoğlu'nu ihmal etmiyor; Oktay Akbal, Sait Faik ve Salah Birsel gibi genç yazar arkadaşlarıyla buluşup edebiyat konuşuyordu. Bu ortamın en tanıdık simalarından, kadim dostu Salah Birsel, daha ilkgençlik yıllarından itibaren Edip Cansever'deki tılsımı görmüş, onu her zaman yüreklendirmiş bir edebiyatçıydı.

Edip Cansever 1954 yılında ikinci şiir kitabı 'Dirlik Düzenlik'i çıkardı. Kitabın en akılda kalan şiiri, yıllarca peşini bırakmayacak olan "Masa da masaymış ha.." isimli çalşmasıydı. Bu şiirin edebiyat matinelerinin vazgeçilmezlerinden olduğu dönem Cemal Süreyya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Sezai Karakoç gibi şairlerin ürünlerinde Garip'ten ve geleneksel şiirden ayrışarak yeni bir dalga oluşturan ve sonradan İkinci Yeni olarak adlandırılacak şiirin filizlendiği yıllardı. Edip Cansever, bu kitabıyla yeni şiirde öncü olacağını, kendine ait bir sesle çığır açacağını müjdeliyordu adeta.

Adam yaşama sevinci içinde  
Masaya anahtarlarını koydu  
Bakır kaseye çiçekleri koydu  
Sütünü yumurtasını koydu  
Pencereden gelen ışığı koydu  
Bisiklet sesini çıkrık sesini  
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu  
Adam masaya  
Aklında olup bitenleri koydu  
Ne yapmak istiyordu hayatta   
İşte onu koydu  
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu  
Adam masaya onları da koydu  
Üç kere üç dokuz ederdi  
Adam koydu masaya dokuzu  
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında  
Uzandı masaya sonsuzu koydu  
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür  
Masaya biranın dökülüşünü koydu  
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu  
Tokluğunu açlığını koydu.  
Masa da masaymış ha  
Bana mısın demedi bu kadar yüke  
Bir iki sallandı durdu  
Adam ha babam koyuyordu. 

 

 

Şiiri, şiirlerle ölçmek; şiirden başka hiçbir şeye pirim vermemek... Edip Cansever'in edebiyata ve kendi sanatına bakış açısını bu cümle özetler. Onun şiire odaklanmış bir hayat için aradığı koşulları sağlayacak olay, 1954 Kapalıçarşı yangını oldu. Bu yangında babasından kalan dükkanı yitirdi. Ardından ortağı Jack ile yeni bir antikacı dükkanı açtı. Kapalıçarşı'nın görünürde zamana direnen, ama satıcıları ve müşterileriyle modern zaman hastalıklarından kendini sakınamayan atmosferinde, onun için yeni bir hayat başladı. Ortağı Jack, tüm işlerle ilgileniyor; o da dükkanın üst katındaki yazıhanesinde okuyor ve sadece şiir yazıyordu.

1957 yılında yayınladığı 'Yerçekimli Karanfil' kitabı, onun artık geri dönülmez biçimde girdiği bu yolda ölümsüz eserler vereceğinin habercisi oldu. 

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  

 

 

Edip Cansever gençlik yıllarından itibaren sosyalist dünya görüşünün savunucusu oldu. 1940'lı yıllar tek parti döneminin baskılarıyla geçmişti. 1950'li yıllarda başlayan çok partili hayatta ise, soğuk savaşın gölgesi altında, sol düşünceleriyle bilinen yazar ve düşünürlerin üzerindeki baskılar azalmadı. Türkiye Mayıs 1960 sabahına, siyasi hayatın dinamiklerini tümden değiştirecek bir askeri darbe ile uyandı. Darbenin geride bıraktığı acılarla, yıllarca bitmeyecek kaos ortamının temelini atması bir yana, 1961 anayasası ile getirilen özgürlükler, özellikle sol akımlar açısından daha elverişli bir ortamın oluşmasını sağladı. Bu ortam, bürokratik elit ile işbirliği yaparak, toplumu dönüştürebileceğine inanan akımların güçlenmesini sağladı. Türkiye İşçi Partisi, bu jakoben anlayışın dışında, halka ulaşmaya ve halkla birlikte yürümeye kararlı bir aydın hareketi olarak, 1960'ların ortalarında siyasi hayatta yerini aldı. Edip Cansever de bu hareketin içinde büyük bir istek ve şevk ile çalıştı. Ama kısa süre sonra, belki ideolojiyi hiçbir zaman sloganlardan ibaret saymaması nedeniyle, belki siyasetin mizacına uygun olmadığını düşünerek, TİP'teki görevinden ayrıldı. Şiiri hiçbir düşüncenin hizmetine vermemek, yaşadığı sürece tutarlılıkla savunduğu bir görüş oldu. Ama bu tavır, şiirin düşünceden tümden bağımsız bir anlatım biçimi olduğu anlamına gelmiyordu.

 

 

"Sanatçı olarak bizi politikanın dışında görseler kızarız, görmeseler yine kızarız. Politika dışında kalmayı yeğlemişsek, bu günlük çıkar peşindeki politikacıların sanatçıyı ezeceği, onu saygınlıktan uzaklaştıracağı sanrısına kapıldığımızı gösterir. Yok, politikaya karışma gereğini duyuyorsak, politikanın insancıl ve yüceltici yönüne iyice inanmışız demektir. Sözlerimizi şöyle bağlayalım, politikacı, bir anlamda sanatçıya karışmasın! Ne var ki sanatçı da kendini herkesten bağımsız görmesin, sanatını, insanlığın, karşılıklı etkilenmelerin, yaşamayı yüceltme çabasının dışında düşünmesin..."

Politik gerginliklerin, sokak çatışmalarının, bitmeyen hesaplaşmaların ortasında Edip Cansever, yaşadığı şehrin sokaklarında insan hikayeleri aramayı sürdürdü. Çiçek Pasajı'nın günün her saatinde değişen ziyaretçileri arasında, Tarlabaşı'nın, Feriköy'ün dar sokaklarında, insana dair, zamanın alıp götürdüklerine dair ne varsa, onun şiirinde bazen bir imge, bazen bir karakter olarak karşılığını buldu. Şiir dışında hiçbir anlatım aracına meyletmeyen Edip Cansever, uzun öykü tarzında şiirlerle Türk edebiyatında ayrı bir sayfa açtı. Daha önce Nazım Hikmet'in 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü?', 'Memleketimden İnsan Manzaraları' gibi destan şiirlerle açtığı yolda, o, kendi duyarlılığıyla yepyeni eserler verdi. Uzun soluklu şiirleri, bütün olarak bir öykünün peşinde koşuyordu aynı zamanda. Her bölümü kendi içinde bağımsız bir şiir gibiydi. Edip Cansever bir hikaye anlatıcısıydı ama bunu hiçbir zaman romana ya da öyküye meyleden bir yazar gibi yapmadı. Hep şiirde, hep şair kaldı.

1964'te 'Tragedyalar' ile başlayan öykü şiirleri, 1969'da 'Çağrılmayan Yakup', 1976'da 'Ben Ruhi Bey Nasılım', 1982'de 'Bezik Oynayan Kadınlar' ile devam etti. Bu şiirlerde onlarca karakterin yalnızlıklarını, paylaşabildikleri ve paylaşamadıklarını iç sesler ve diyaloglar ile yansıttı. Ona göre iyinin, güzelin, çirkinin, kötünün düşsel kahramanları olmak, insanın özünde vardı.

Ben Ruhi Bey, 
nasıl olan Ruhi Bey 
Nasılım 
Bir yaz ikindisinden çıktım geldim 
Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim 
Kapıyı iyice kapadım - Kapadım mı, evet, kapadım - 
Çitlenbik ağacının altından geçtim 
Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım 
Dişlerimle sıyırdım 
Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler 
Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum 
Azıcık gülümsedim 
Ve dünya bana gülümsedi 
Çakılların üstünden yürüdüm 
Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki 
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi 
İyice duydum  

 

 

1970'li yıllara gelindiğinde sanatçısından siyasetçisine, sokaktaki adama kadar hemen herkes kaygılıydı. 1960 darbesiyle başlayan süreç, 1970'teki muhtıra ile kesintiye uğramış; bütün müdahalelere rağmen siyasi karmaşa bitmemişti. 1970'lerin sonlarına doğru gazete manşetleri, karşıt görüşlü öğrencilerin birbirini öldürdükleri, fabrikaların, kahvehanelerin bombalandığı haberleriyle hüznü, insani çaresizliği haykırıyordu. Kavganın tarafı olmaktan çok, her gün eksilen insanlığın hüznünü duyuyordu Edip Cansever. Sokakların sesini bir başka duyuyordu. 

Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

1980, herkes gibi onun için de dönüm noktası oldu. O, 30 yılı geçen şiir serüveninde yaşadığı zamana tanıklık etti. Dostları Turgut Uyar, Cemal Süreyya, İlhan Berk ve Ece Ayhan gibi şairlerle birlikte, bir dönemin sesi oldu. Onlar gibi modern cumhuriyetin, geçmişle bağını koparmadan şiiri geleceğe taşıyan en önemli şairlerden biri olarak kabul gördü.

 

 

"Yeni bir şiire başlıyorsam, kafamda mutlaka sözcüklere dönüşmemiş bir söz akımı vardır. (Yokuştan çıkan bir kamyonun ağır temposu da olabilir bu, yüz metre koşan bir atletin hızlı temposu da.) İlk birkaç dizeyi yazdıktan sonra, onları, içinde bulunduğum ruh haline yakınlaştırarak istediğim sesi ve kıvamı elde etmeye çalışırım. Çünkü ilk dizeler her zaman yabancıdır bana... Sanki dizeler benimle değil de ben dizelerle uyuşmak, onları uysallaştırıp evcilleştirmek zorundayımdır."

Yaşadığı her günü şiiri evcilleştirerek, şiirde kendini ve insanı arayarak geçirdi Edip Cansever. 19 şiir kitabı ve binlerce dizesiyle, sonsuza açılan bir pencere gibi, her yeni kuşakta katlanarak büyüyen bir okur kitlesine seslendi. 28 Mayıs 1986'da, 58 yaşında bu dünyadan göçtü. Gökkubbede, öncesi ve sonrası olmayan, kendine ait, özgün bir ses kaldı ondan.

Plasterle tutturulmuş kırık cam  
Şurda burda plastik çiçekler  
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor  
Tam kalbimin üzerine bu akşam.  

Ölüm   
Sen en güzelsin bu saatlerde  
Büyütmüş yetiştirmişsin beni  
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.  
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak  
Bugün de  
Tam nerede kalmışsam.  

  

* TRT, Portreler Galerisi programından alınmıştır.

Bu makaleye ifade bırak