5 Mart 2000 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
   MÜZİK
   ASTROLOJİ
   BRİÇ
   SATRANÇ
   G. PAZAR ARŞİV
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI

Kapadokya'da beş Yunanlı

Mustafa Seven

Aristoteles Üniversitesi'nden beş Yunanlı fotoğrafçıyla birlikte Kapadokya'ya gittik. Karşı tarafın Uzocu çocuklarını kimse garipsemedi

Suyun öte yanındaki arkadaşlarla Kapadokya'ya gitmek üzere Mimar Sinan Üniversitesi'ne gittiğimde, otobüs yoktu. Arka bahçede toplanıldığını öğrendim. Otobüseteki yerimi aldığımda gözlerim Avrupalı, Yunanlı arkadaşları aradı. Yolcuların kırkı birden bize benziyordu. Ön koltuklarda oturan beş kişinin aradığım misafirler olduğunu öğrendiğimde ikinci şaşkınlığımı yaşadım. Vallahi bu çocukların bizden farkı yok, şahidim...

O da höpürdetti
Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Kulübü üyesi beş kişi, Aristoteles Üniversitesi'nin davetlisi olarak sergi açmak üzere, Selanik'e gitmiş. Kapadokya gezisinin iade-i ziyaret gezisi olduğunu kulüp üyesi Akın Kanzuk'tan öğrendim. Bu bilgiden sonra isimlerini zor telaffuz ettiğim Voutsaki Evangelia (21), Branidis Nikos (25), Ouzounis Athanasios (25), Kosmidis Harris (23) ve Koskeridou Christina (21) ile tanıştım. Hele bir de Athanasios'un sabah molasında bizim gibi höpürdeterek çorba içişine şahit olduktan sonra tüm önyargılarımı geride bırakıp bizim de onlardan farkımız olmadığını anladım. Demem o ki ne bizim onlardan, ne de onların bizden farkı var.

Açık Hava iyidir
Zihinimde "Yok birbirimizden farkımız..." düşüncesinin egemen olduğu gezimizin Kapadokya'daki ilk durağı Göreme idi. Pansiyona yerleştikten sonra güneş bile günler sonra yüzünü göstererek selamlamıştı Göreme'ye gelişimizi. 12 saatlik yolculuğun yorgun izlerini üzerinde taşıyan bizler, ayağımızın tozuyla ilk, Göreme Açık Hava Müzesi'ni ziyaret ettik. Birçok kilise ve manastırın bulunduğu vadi, Türkiye'nin sayılı açık hava müzelerinden biri. Foto-manyak olan bizler ilk karelerimizi burada çektikten sonra konaklayacağımız Panoramik Pansiyon'un yolunu tuttuk. Uykulu gözlerle yediğimiz akşam yemeği midemize mi yoksa tüften oyulmuş mağara odalarımızın yoluna mı gitti, anlamadık.
Mağara odama sızan ışığın yüzüme vuran etkisiyle uyandığımda kahvaltıyı kaçırdığımı anlayıp telaşla aşağıya indim. Aşağıda artık kaynaşmaya başlayan kırk üniversiteli fotoğrafçının neşeli yüzleriyle karşılaştım. Tabii ki ilgi odağı Yunanlı gençlerdi.

Depremden öncesi var
İkinci günümüzde Uçhisar ve civarını dolaşmayı hedefledik. Bu turumuz sırasında Akın'ın tercümanlığında Yunanlı arkadaşlarla konuşma fırsatı buldum. Bizim arkadaşların Selanik'e gidişinin ve onların Türkiye'ye gelişinin deprem sonrası gelişen Türk - Yunan dostluğunun sonucu olmadığını, aylar önce Evangelia'nın Türkiye'ye gelişi sırasında bu fikrin doğduğunu öğrendim. Sohbetimizin ana konusu tabii ki politikacıların saptadığı Türk - Yunan dostluğu idi!..

Kapadokya'ya ağlamış
Üniversiteli gençler iki halk arasında kesinlikle sorun olmadığını, sorunun politikacılar olduğunu özellikle vurguluyorlar. "Biz insanız, o yüzden buradayız. Politikacılar bizi ilgilendirmiyor. Onların işi sorun yaratmak. Biz politik bir oyunun içinde olamayız" diyor Yunanlı gençler. Samimiyetlerine o kadar inanıyorsunuz ki siyasetçilere ah etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Sorularımın politik eksende olmasına öfkelenen Evangelia, atasözlerimizin bile aynı olduğunu belirterek tepkisini dile getiriyor. "Türkiye'nin ortasındayız ama bir sürü kilise var, tıpkı Yunanistan'da bir sürü cami olması gibi." Halklar arasında yeni bir dönemin başlamasının zamanı geldiğini, bunu da gençlik heyecanıyla olsa gerek, kendilerinin yapacağını söylüyorlar. Nikos bu gezisinden dolayı annesinin onunla gurur duyacağını belirtiyor. Söze grubun en küçüğü Christina katılarak; "Kapadokyalı olan anneannem, memleketine gideceğimi öğrendiğinde ağladı" diyor. Kendimi yıllar sonra karşılaştığım, yabancı ülkede büyümüş kardeşlerimle konuşmuş gibi hissediyorum pansiyona dönerken. Asurlu tüccarların Anadolu'ya yazıyı taşıdığı güzel atlar diyarı Kapadokya'da Yunanlı dostlarla birlikte geçireceğim bir günümün kalmasına üzülüyorum. Keşke diyorum içimden, keşke...
Son günümü kendimi gruptan azad edip tek başıma etrafı dolaşarak geçiriyorum. Bir gün önce bastıran kara bürünmüş perilere kaptırıyorum kendimi, bacalardan çıkıyorum. Vadilerin ortasında, asma dallarında arıyorum Anadolu'nun geçmişini. "Kim, nereli" diyorum içimden..."Kim, nereli?."

© 2000 Milliyet