Milliyet PAZAR


25 Ekim 1998

MEDYA TAVA

Yeni bir makinenin parasını kim ödeyecek?

Emre AKÖZ


KİM'LİK
Duygu ASENA

PANDORA'NIN KUTUSU
Nilüfer KUYAŞ

PAZAR SENDROMU
Gani MÜJDE

NO NAME
Nora ROMİ

BİZİM HİKAYEMİZ
Nazım ALPMAN

Hemen söze giriyorum. Ülkemizin hızlı bir biçimde kalkınması gerekiyordu. Ancak burjuvazi denilen sınıfın sermayesi pek cılızdı. İşleri kendi başına döndürecek kadar parası yoktu.
Peki bu durumda kalkınmak için ne yapmak gerekiyordu? İki yol vardı.
İlki, özel sektörü toptan silip, her işin, halktan, özellikle de köylüden aktarılan kaynaklarla devlet tarafından yapıldığı Sovyet sistemi...
İkinci yol ise yine halktan alınan kaynakların kullanılmasına dayanıyordu; ancak bu kez "karma" biçimde... Büyük işleri devlet yapacak, diğerlerini şahıslara bırakacaktı. Peki şahıslar nasıl devreye girecekti? Tabii ki "devlet ihalesi" yoluyla... Çünkü, Soyvet sistemi olmaması için, devletin toparladığı kaynağın bir kısmını tekrar topluma aktarması ve birilerini sermayedar haline getirmesi gerekiyordu.
İşte bu mekanizma son döneme kadar fazla sorun çıkarmadan işledi. Ortada üç kesim vardı: Kendilerine ve partilerine imkan (para, oy) sağlamak üzere çalışan siyasetçiler... Bir yandan geleneksel güçlerini korumaya, bir yandan da bal tutan parmaklarını yalamaya çalışan bürokratlar... Partileri ve bürokratları besleyerek pastadan azami payı kapmaya çalışan işadamları (müteahhitler).
Yukarıda bol bol "olumsuz" fiiller kullandım: Parmağını yalamak, pay kapmaya çalışmak gibi... Kimseyi aşağılamak niyetinde değilim. Çünkü mekanizma insanları bu hale getiriyor. "Ahlak" kendiliğinden ortaya çıkmaz ki! Örneğin ABD'de; tüketici haklarının gelişmesi, dev cezalar ve kıyasıya rekabet sonucunda işadamları ahlaklı davranmaktan, kaliteli mal üretmekten söz açar oldular. Neyse biz yine Türkiye'ye dönelim...
Çok şematik biçimde bizde sistem işte böyle kurulmuştu. Dediğim gibi uzun zaman da gayet güzel çalıştı. Sonra yeni girdiler ortaya çıktı: Büyük para gerektiren özelleştirmeler... Doğudan gelip Türkiye üzerinden Batıya geçen uyuşturucu parası... Başka yollarla edinilmiş, meşruiyet arayan, vergi vermeye, kayıt altına alınmaya razı kara para... (Başbakan geçenlerde 700 trilyon lirayı telaffuz etti.) "Peki Alaattin Çakıcı da nereden çıktı, eskiden mafya bu kadar etkili değildi," diyeceksiniz. Bir kere bu paranın temizlenmesi ve avantanın bölüşülmesi tabii ki sorun olacaktı. Çünkü artık "olağan devlet ihalesi" devri demode olmuştu. Eskiden esas olan "indirim oranı"ydı. Müteahhitler aralarından anlaşarak yüzde 5 civarında indirimlerle işi idare ediyorlardı. Ancak ekonomik bunalım dönemlerinde indirim oranları yüzde 30'a, hatta yüzde 50'ye varıyordu. (Yerimiz dar olduğu için ihalelerin mantığına daha fazla girmeyeceğiz. Ancak ilgilenenler Seçkin Doğaner'in Birikim dergisinin Ekim 1998 sayısında yayınlanan "Müteahhitler, Siyaset ve Bürokrasi: Bir Ortaklığın İçyüzü" başlıklı nefis yazısını okuyabilir.)
Halbuki artık milyonlarca dolarlık dev özelleştirmeler dönemine girmiştik.
Söz konusu olan sıradan müteahhitlik işleri değil hazırlop kuruluşlardı (banka vs.). Üstelik de ihaleler şeffaftı, açık artırma TV'de yapılıyordu. Kara parayı yönetenlerin amacı mümkün olan en düşük oranla bu "temizliği" becermekti. Örneğin 100 milyon dolar kara paranız var. Bunu "kaça" aklayacaksınız? Hata yapmamak için bizim Şeref Oğuz'a sordum, şöyle dedi: "Dört katına kadar çıkıyor. Yani temiz bir dolar için, dört kara dolar vermeye razı oluyorlar!"
İşte Çakıcı tam bu noktada ortaya çıkıyordu. Siyasetçiler ve bürokratlarla anlaşarak ihaleye gireceklere, "Sen dur, sen çekil, sen bekle," diyordu. Değnekçiydi Çakıcı:
- Bir devlet bankası var canım. Gerçek değeri 300 milyon dolar...
- Tamam abi, olayımız nedir?
- Bak şimdi ben buna bire iki veririm; 600'e alırım.
- Tabii tabii, sen almayacaksın da kim alacak?
- Ama başkaları var. Hırtın teki, 'bire üç veririm, 900 milyona alırım,' diyormuş. Öyle duydum.
- Olur mu abicim, ona yedirir miyiz! Höt deriz, siner.
Yani bütün bu kirlenmenin ardında ironik biçimde temizlenme arzusu var. Ama artık makine iyi çalışmıyor. Hangi deterjanı koyarsan koy çamaşırlar kirli çıkıyor. Yeni bir makine gerekiyor artık. Ama korkarım bunun da parasını bize ödetecekler!

e-mail: eakoz@milliyet.com.tr
faks: 0212 5056431

Index | Yazarlar | Sinema | Kitap | Müzik | Internet | Tarot | Astrogizem | Hobi

Milliyet | e-mail

© 1998 Milliyet