|
"NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ" SORUSU 150 YILDIR GÜNDEMDEN İNMİYOR
Türkiye şaşırtıyor
Fetvacı / Orhan Koloğlu
Bir yandan battığımızı söyleyenler var, diğer yandan 21. yüzyılın Türk yüzyılı olacağını ya da dünyanın ilk 10'u arasına gireceğimizi iddia edenler. İki tarafın da öyle inandırıcı kanıtları var ki, değil sade vatandaşın, uzman geçinenlerin de aklı karışıyor ve aynı soru herkesin aklına geliyor: "Ne olacak bu memleketin hali?"
Sadece uzmanların değil, İstanbul meyhanelerinden Paris bistrolarına kadar içki masalarının "vatan kurtaran" sohbetlerinin başlıca konusu.
Aslında sade bizimki kadar, dünyayı yöneten çevrelerin de kafası bu konuda karmakarışık. Ortada her gün battı batacak denen bir Türkiye var. Gel gelelim ne batıyor, ne de çıkıyor!..
İşin garibi beklenmedik bir anda patlama yapması da olası!.. Gerçekte sorun salt bugüne özgü değil. Aynı soru çok uzun zamandan beri soruluyor. Örneğin 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilanının ertesinde bir karikatüristin bu soruyu konu yaptığını biliyoruz. Aslında daha öncesinden de gündeme gelmiştir, 19. yüzyılın ortasında Osmanlı Devleti'nin "Avrupa'nın Hasta Adamı" ilan edildiğinden beri.
Eceliyle ölüm kararı
Batılılar uzun süre Osmanlı Devleti'ni nasıl ortadan kaldıracaklarını planlamakla vakit geçirdiler. Hisselerine düşecek paylar konusunda anlaşamadıkları için onu eceliyle ölmeye bırakma kararı almışlardı. Ancak can çekişiyor sandıkları yapının artan bir dinamizm kazanmasına hep şaşmışlardır. Bütün İslam dünyasının sömürgeleştiği bir çağda, ekonomik bağımlılığı artarken bile inanılmaz bir direnç, askeri değil toplumsal direnç gösterebiliyordu.
Bu özelliğin doğurduğu şaşkınlığı 1888 yılında, Fransız Figaro gazetesinin yazarlarından Jacques St. - Cere "Türk Maliyesi" başlıklı yazısında şöyle yansıtmıştır:
"Eğer bir hükümetin ve ülkenin durumu, maliyesine bakılarak değerlendirilebilirse Türkiye'nin uzun zamandan beri bir devlet olmaktan çıktığını kabul etmemiz gerek. Buna rağmen, politikanın en ünlü uzmanlarınca defalarca ölüme mahkum edilen Türkiye hala yaşıyor, hareket ediyor, geri geri de olsa yürüyor. Bir yönetimi ya da yönetim denilen bir şeyi, bir de paslanmış demir yığınından farklı olmayan donanması var ve bir de mükemmel ordusu.
Başka herhangi bir Avrupa devleti böylesine maliyesiz, bütçesiz, kaynaksız, kredisiz bırakılırsa, şaşmaz şekilde yok olurdu. 19. yüzyılın sonunda bu mucize nasıl oluyor? Bu bir sırdır. Doğuya özgü bir sır. Maalesef mucizeler Avrupa'da dönemini doldurdu, anlaşılıyor ki Doğu'da hala geçerli."
Memur maaşları haberi
Dünyanın her tarafında bahsine dahi gerek duyulmayan "bu ay memurlara aylıkları verilecek" haberinin Osmanlı ülkesinde önemli sayılması şaşkınlığını da saklayamıyor:
"Bu haber mutlaka Avrupa'yı şaşırtmak için verilmişti, oysa Türkiye'de anlaşılması zor değildir. Avrupa'da, Amerika'da nerede bir devlet varsa, aylıklar muntazaman ödenir. Türkiye'de ise bu kural değiştirilmiştir. Kural aylıkları ödememek ve ödeyince de çok önemli bir şey olarak ilan etmektir... Buna kimse karşı çıkmaz, zira hazine boştur. Tam Doğulu bir sabırla beklerler (...) Askerler için kolaydır, zira kışlalarda yemek verilir. Memur ise işini bilir, rüşvete başvurur."
Yazar bu araya "Türk memuru işini bilir" kaydını ekleseydi adeta günümüzü öngörmüş diyebilirdik, değil mi?..
İşin ilginci aynı yazarın bundan bir yıl sonra 10 Ekim 1889'da bu konuda bir kez daha şaşkınlığını yansıtan bir yazı yazmış olmasıdır. "İyi bir maliyeye sahip olmadan iyi politika yapmak mümkün değildir, derler. Bu özdeyiş Türkiye'ye uygulanamaz. İyi maliye ile kötü politika yapan Türkiye şimdi de çok kötü maliye iyi politika yapıyor," dedikten sonra adeta bugünü görmüş gibi ekliyor:
"Türkiye'nin iktisadi durumu her açıdan acınacak halde. Bütçedeki açık muazzam ve ancak ek vergilerle Hazine'nin açığı yüzde 20 ila 30'larda tutulabiliyor. Yani açık devamlıdır ve Maliye Nezareti'nin çabası bu sınırı aşmamayı sağlamaya yönelik. Bu duruma düşen her Avrupa devletinin varlığı hemen sona ererdi. İdari mekanizmanın işlemesi dururdu. Memurlar grev ilan eder, askerler yüz kere isyan ederdi, paralarını alamayan tüccarlar mal vermeyi keserlerdi (...) Ama Türkiye'de bunların hiçbiri olmuyor. Doğunun esrarı burada. Kötü para verilen, kötü giyinen, kötü beslenen zavallı Türk askerlerinin sadakat ve fedakarlığına hayran kalmamak imkansız (...) Ayaklanmıyorlar. Komutanlarının emirlerine itaatkarlar, nereye gönderilirlerse gidiyorlar, Arabistan çöllerine, Suriye ve Mezopotamya bataklıklarına kadar..."
Günümüzde IMF başkan yardımcısı da Türkiye'den hasta adam diye bahsediyor... Ama inanıyorum ki, Türkiye 110 yıl önceki gibi yine herkesi şaşırtacak... Tabii akılcı ve sistemli davrandığı için değil...
Türk tarihi üzerindeki önemli araştırmalarıyla tanınan Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü Müdürlüğü'nü, Paris VIII Üniversitesi'ndeki profesörlüğüne dönen Stefan Yerasimos'un yerine gelen Paul Dumont devraldı. Yeni Çağlar Osmanlı toplumu üzerinde uzman olan yeni müdürle, 700. yıldan bahsetmeden Osmanlı konusunda bir dizi konferans başlatılmış bulunuyor. "21. Yüzyılın Eşiğinde Osmanlı Mirasının Saptanması" konulu dizinin birincisi olarak, College de France profesörlerinden Gilles Veinstein, "Osmanlı İmparatorluğu'nda 15 - 18. yüzyıllarda divan ve yerel yönetimlerin tercümanları" konusunu sundu. Yerli elemanların sınırlılığı ve güvenilirliği sorunları sebebiyle Venedik'in 1550'lerde başlattığı, kendi kadrolarından "Giovani della Lingua = Dil Oğlanları" yetiştirme girişiminin daha sonra 18. yüzyılda Fransızlarca benimsenmesini ve uygulama yöntemlerini açıkladı. Ayrıca, Osmanlı ülkesinde Divan kadar yerel yönetimlerce de tercüman kullanılışının değerlendirilişini yaptı. 16. yüzyılda Halep'ten tercümanlık yapmak üzere İstanbul'a getirtilen Mansur adlı kişinin "aile ve kent hasretiyle" geri kaçması, Müslüman kesimin - geçmişte olduğu gibi bugün de - özellikle Avrupa'da ve Hıristiyan ülkelerde çektiği uyum sorununun, incelenmesi gereken bir konu olduğunu gösteriyordu. 1840'larda Paris'te kurulan Osmanlı Mektebi'nin başarısızlığı ve sorunun 1868'de İstanbul'da Galatasaray Sultanisi'nin kurulmasıyla çözümlenebilmesi, bunun bir kanıtı olsa gerek.
Enstitü'nün 2000 yılı Haziran ayına kadar belirlenmiş programında şöyle konular var:
17. yüzyılda Osmanlı'da ilk Japon tasviri
Fetihten sonra İstanbul nüfusu
Osmanlının gayri - müslim cemaatlerinde edebiyat ve iletişim aracı olarak Türkçe
19. yüzyılda Osmanlı - Yunan sınırları
Osmanlı İmparatorluğu'nda Arnavutlar
Osmanlı dönemi Yanya müslümanlarında dil
Balkan toplumlarının siyasi ve kişilik oluşumunda Osmanlı
Önemli bir proje de 12 atölye çalışmasından oluşan "Osmanlı İmparatorluğu'ndan bugünkü Türkiye'ye mahallenin işlevleri ve işleyişi" konusunda.
Ne kadar Osmanlıydı?

Devleten kopma yanlıları İkinci Meşrutiyet'te biraz özgürlük kazanınca "Osmanlı Bankası kadar Osmanlı olduklarını" vurgulayarak ayrı kökenden geldiklerini ifade etmişlerdi. Bankanın yöneticilerinin tamamen Avrupalı (başlıca İngiliz ve Fransız) oldukları doğruydu ama çalışma alanının Osmanlı ülkesi olması onu tarihimizin en önemli bir parçası yapıyor. Arşivlerinin araştırmacıların hizmetine açılması hiç şüphesiz ekonomi ve maliye tarihimizin daha iyi değerlendirilmesi için büyük önem taşıyor. Arşive koşut olarak bankanın Tarihi Araştırma Merkezi'nde beş bin kitaplık bir uzmanlık kitaplığının açılması bu alanda çalışanlara yeni olanaklar kazandıracaktır.
Bu vesileyle Avrupa Bankacılık Tarihi Birliği, Osmanlı Bankası Tarihi Araştırma Merkezi ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı'nın işbirliği ile 15 - 16 Ekim tarihlerinde düzenlenen "Doğu ile Batı'nın Kavşağında: Bankacılık, Ticaret ve Yatırımlar Kolokyumu" bu ilk bankamızın oynadığı rolden başlayıp bugün küreselleşme karşısında Türkiye'nin konumunu ele almakla, adını koymadan hem 700. hem de 75. yıla önemli bir katkıda bulundu. Şüphesiz daha da önemlisi 19. yüzyıl sonu Türkiye ile 20. yüzyıl sonu Türkiye'si arasındaki benzerlikler ve farklılıkları gözlemlemek fırsatını da verdi.
Konunun en değerli uzmanlarının (Manfred Pohl, David Williams, Christopher Clay, John Lampe, Şevket Pamuk, Çağlar Keyder, Zafer Toprak, Murat Çizakça, Deniz Gökçe gibi) sundukları bildiriler kadar, düzenlenen paneller, 19. yüzyıl ortalarında ilk adımı atılan bankacılığımızın 21. yüzyıla hayli ilerlemiş düzeyde girdiğini ortaya koydu, "Bölgesel Bir Finans Merkezi Olarak İstanbul" konulu panel, Osmanlı döneminde merkez rolü üstlenen eski başkentin bugün benzeri bir nitelik kazanabilmesi için Avrupa Birliği kurallarına uygun bir yapının kurulması gerektiği görüşünün yansıtılmasına zemin hazırladı. Avrupa Birliği'ne katılabilmemiz için Osmanlı'da bulunmayan özgürlükler koşulu aşırı şekilde ön plana çıkarılırken finans sektörü konusunda Osmanlı'daki işbirliğinin örnek gösterilmesi, çözüme başka noktalardan da bakılması gerektiğini anımsatıyordu.
|