14 Kasım 1999 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 ÇİZERLER
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 GAZETE PAZAR
   SİNEMA
   MÜZİK
   ASTROGİZEM
   TAROT
   BRİÇ
   SATRANÇ
   G. PAZAR ARŞİV
 VİTRİN
 İNTER@KTİF
 21.YÜZYIL
 PAZAR SOHBETİ
 SAĞLIK HATTI
 VERGİ HATTI
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI

TÜRKİYE - ALMANYA HATTINDAN ÖRNEKLERLE

Türbanlı Türk'le türbansız

Fetvacı / Orhan Koloğlu

Merve Kavakçı olayıyla doruk noktasına yükselen türban konusunun yapaylığını ortaya çıkarmak için, türban takan Türk kadınları ile takmayanları, tek tek "birey" olarak ele alıp karşılaştırmak gerek. Farkları ve benzerlikleriyle...

Profesör Şerif Mardin'in gazetemizde yayımlanan (5 Kasım) konferansındaki köktendincilikle ilgili sözleri ilginçti: "Bunları Afganistan'da söylesem taşlanırdım, İran ve Sudan'da önce hapse atılır sonra sınırdışı edilir, Mısır'da esrarengiz bir infazcı tarafından bıçaklanırdım." Toplumumuzun bu konudaki farklılığına 4 Kasım Perşembe günü saat 14:00'te Alman RTL televizyonunda bir açık oturumda da tanık oldum. "Türbanı kocam istediği için taşıyorum" konulu toplantıda Almancayı bir Alman rahatlığıyla konuşan genç Türk kadın ve erkeklerinin, soruları büyük bir rahatlıkla yanıtlamalarını gururla izledim, bir kısmının görüşlerine katılmamakla beraber...

Türbanın nedenleri
Dikkatimi en çok, 24 yaşındaki türbanlı ev kadını Necla ile, 20 yaşındaki bir tıp kurumunda çalışan başı açık Nesrin arasındaki benzerlik çekti. İkisi de pantolon giymişlerdi, tek fark Necla'nınki ayak hizasına varırken genişliyordu, Nesrin'inki ise bileklere doğru ayağı tam sarıyordu. İkisi de göğüslerini bütün yuvarlaklıklarıyla ortaya çıkaran, hatta meme başlarını belli eden sıkı süveterler giymişlerdi.
Necla'nın başı kapalı idi ama dudakları rujla kaplıydı. Buna karşılık başı açık Nesrin'in hiç boya kullanmadığı görülüyordu. Necla, din emrettiği derecede kocası istediği için de türban kullandığını saklamadı.

Dine uygunluk
"Dinin bütün emirlerini yerine getiriyor musunuz?" sorusuna ise içtenlikle, "Elimden geldiği kadar," yanıtını verdi, yani hepsini yapamadığını kabul etti. Ama kimsenin aklına, ruj kullanmasının ve göğüsleri öne çıkaran - ki İstanbul'daki türbanlıların çoğu da bunu yapıyor - süveter giymesinin dine uygun olup olmadığını sormak gelmedi. Hatta programa katılan genç kocası Atilla'nın aklına da...

Claude Farrere'in romanı
Bu ayrıntıları, Merve Kavakçı olayıyla doruğa erişen türban konusunun yapaylığını belirtmek için aktarıyorum.
Türkiye'de köktendinciliğin diğer İslam toplumlarındakinden farklı niteliği, bu olayda açıkça görülüyor, Şerif Mardin'in de vurguladığı gibi. 66 yıl önce de Fransız romancı Claude Farrere bu durumu farketmiş ve "Ankara'nın Dört Kadını" isimli eserinde anlatmıştır... Temelde devrimlere karşıtlığına ve laiklik konusundaki önyargısına rağmen.
Yine de, Kutan'ın Amerika'da, "Türkiye'nin bir İran ya da Afganistan olmayacağı" konusunda verdiği güvenceye rağmen, sorunun bizde de tamamen çözümlenmiş olduğunu söylemek mümkün değil.

Yabancı gözüyle
Ankara'nın dört kadını
Cumhuriyet'in sekizinci yılındaki gözlemlerine dayanarak Fransız yazar Claude Farrere "Ankara'nın Dört Kadını" adlı romanında, Türk başkentindeki laiklik ve kadın hakları tartışmalarını gündeme getirmiştir.

Lale, 35 yaşlarında bir Türk güzelidir. Daha 16 yaşında iken Balkan Savaşı'nda gönüllü olarak hastabakıcılık yapmış, yaralı askerlere hizmet etmiş bunu Cihan Savaşı'nda da tekrarlamıştır. İstanbul'un işgalini hazmedemediğinden annesiyle birlikte Ankara'ya yerleşmiştir.
Pembe, Lale'nin 70 yaşındaki annesi. Eski yaşamı ve gelenekleri dışlayamayan bir Abdülhamit dönemi paşasının eşi.
Şirin, Lale'nin 30 yaşlarındaki, ondan daha güzel ve zengin yeğeni. Vahdettin'in Hariciye Nazırı olan yaşlı kocasından boşanıp Ankara'da geleceği parlak sayılan bir bakanlık müsteşarı ile evlenmiş. Kadın özgürlüğünü cinsel alana da yayan bir anlayışı var.
Günay, Şirin'in ilk kocasından olan on yaşındaki kızı.
Din - devlet ayrımını ön planda tutan "Gazi Mustafa Kemal"in Cumhuriyet'inin sekizinci yılında, yani 1931'de iki Fransız, değişik nedenlerle Ankara'ya gelirler. Ünlü operatör François Villandry, 1916'da Çanakkale cephesinde esir edildikten sonra İstanbul hastanelerinde çalışırken rastladığı ve platonik bir aşkla sevdiği Lale'nin çağrısı üzerine onu ameliyat etmek için yola çıkmıştır. Bu kez onunla evlenmeyi tasarlamaktadır. "Bu kötü dünyada Türklerin mevcut en iyi insanlar olduğuna" inandığından ne din ne de ulus açısından bir önyargısı vardır. Ödüller kazanmış romancı Luc Saint - Gemme ise artık "Loti'nin sevdiği tür" olmaktan çıkan Türkiye'nin devrimci değişmesini yönlendiren Ankara'yı yakından görmeyi amaçlamaktadır. Oradaki günlerinde Şirin ile tanışır ve aralarında aşk başlar.
Gerek baş başa ve gerekse diğer Türklerin de katıldığı toplu görüşmelerinde sürekli olarak devrimin yararları / zararları, tutarlılığı / tutarsızlığı üzerine tartışmalar gündeme gelir. Laikliği dinsizlik, bolşeviklik ve farmasonlukla eşanlamlı sayan doktor "Yeni Türkiye'nin genç insanlarının birdenbire yaşlanmak istediklerini ama nasıl yapacaklarını bilmediklerini" düşünmektedir. Ve ekliyor, "Yüzyılımızın korkunç halklar çarkına dahil olmak istiyorlar ama bilmiyorlar ki, kural orada görünmek değil, orada üretmek ve tüketmektir. Durmadan daha fazla üretmek ve artarak tüketmektir."
Kadın hakları konusu bu arada ön planda. Loti'nin devrinin geçtiğini, çarşafı şiirleştirmesinin artık anlamı kalmadığını, haremin ahlak kadar yaşam açısından da çarpıklıklarının olduğunu Fransızlar da yadsımıyorlar. Sınırsız haklar savunucusu Şirin atılan adımlardan yana ama şüphelerden de kurtulamıyor. "Efendimiz Gazi'den başlayarak kimsenin ne olduğunu bilmediği ama herkesin modernlikten bahsettiği Türkiye'de yolunu kaybetmiş bir kadınım" diye kendisini tanımlıyor. "Gazi bütün eski çirkinlikleri ortadan kaldırıyor, büyük adam... Ama büyük adamlar da yanılmaz mı?" şüphesinden de kurtulamadığı bir gerçek. Her şeyi geride bırakıp Paris'e ya da İstanbul'a gidemiyor, çocuğunun yanına dönmeyi de göze alamıyor ve çözümü intiharda buluyor. Günay, annesini evine döndürmekte kararlıdır, bu ev kendi üvey babasınınki de olsa. Hem de dinsel bir inançla bunda ısrarlıdır. Lale sevdiği doktora, Günay'a bakmak ve onun Türk ve Müslüman kalmasını sağlamak istediği için Ankara'dan ayrılmayacağını söyleyerek aşkına veda eder. Doktorun laik / dinsiz Ankara'da bunun daha zor olacağını Paris'te ortamın uygunluğunu ileri sürmesine karşı çıkar. Onu din konularında fikir yürütürken hiç görmemiş olan doktor "Hayır, ben oldukça hayır" demesiyle büsbütün şaşırır ve dine saygılı ama dışa vurmadan gereklerini yerine getirdiğini anlar. Lale'nin son sözleri idealistliğini yansıtır: "Savaş boyunca halkıma, vatanıma, asker yaralılarına hizmet ettim. Vatanımdan kaçmayacağım, vatan sevgim, size sevgimden üstündür."

Uzmanı için
MALİ TUTSAKLIĞA GİDEN YOL
Osmanlı Borçları 1854 - 1914
Rıfat Önsoy
Turhan Kit., Ankara 1999, s. 324
Çoğu kısa vadeli ve üretime dönüştürülemeyen istikrazlarla Osmanlı Devleti'nin Düyunu Umumiye'de sonlanışı. "Belki de Avrupalıların 16. yüzyılda Osmanlılara ödedikleri Türkensteuer'in (Türk vergisi) üç yüz yıl sonra geri ödetilmesiydi," diye değerlendiriyor, araştırmacı.

BİLANÇO 98
75 YILDA EĞİTİM
Editör: Fatma Gök
Tarih Vakfı Yay. 1999, s. 373
Cumhuriyet döneminin hesaplaşması çerçevesinde eğitimin geçirdiği safhalar, 27 uzmanın kalemiyle üç bölümde (Eğitime bakış, sistem ve uygulama, öğretmen yetiştirme) inceleniyor. Özellikle Köy Enstitüleri ile ilgili bölümü dikkatle okunmaya değer bir yayın.

NECİD VE AHSA'DA OSMANLI HAKİMİYETİ
Zekeriya Kurşun
Türk Tarih Kurumu, 1998, s. 262
18. yüzyılın ortalarında gündeme gelen Vehhabi hareketinin özellikleri ve Birinci Dünya Savaşı içinde Osmanlı Devleti ile ilişkilerine kadarki sürenin incelenmesi hem Osmanlı arşiv belgelerine hem de Indiana Office kayıtlarına göre yapıldığından önem taşıyor.

ANADOLU'DA TÜRKMEN AŞİRETLERİNDEN: BOZULUS
Tufan Gündüz
Bilge Yay., Ankara 1997, s. 192
Osmanlı tarihinde, Celali isyanları, Sünni - Alevi çekişmesi ve yerleşiklik - göçerlik çatışmaları arasında yer alan Türkmen aşiretlerinden Boz Ulus'ların Anadolu içindeki dolaşımları ve sosyal / ekonomik yaşama 16 - 17. yüzyıllardaki katkılarını inceleyen çalışma.

© 1999 Milliyet