"IMF'den para almaya ihtiyacımız yok"

"IMF'den para almaya ihtiyacımız yok"

Türkiye'nin müteşebbis cenneti olduğunu belirten yılların işadamı Halit Narin, "Hükümetin istediği 3 - 5 milyar doları yaratacak güce sahibiz. Türkiye'nin IMF'nin vereceği paraya değil, onun disiplinine ve fikrine ihtiyacı var" dedi.

HALİT Narin, yılların işadamı. İş yaşamında yarım asırı geride bıraktı. Türk tekstilinin başta gelen duayenlerinden olan Narin, Türk turizminin gelişmesine de önemli katkılarda bulundu. Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası'ndaki yöneticiliği bugün 34 yılını doldururken, Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu'na da 15 yıl başkanlık yaptı. Türk sanayinin emekleme dönemlerinde yaşanan ve çoğu zaman da ekonominin istikrarsızlığından kaynaklanan sorunları o da yaşadı. Renkli kişiliği ve özel konuşma tarzı ile kimi zaman tartışmalar yarattı, bu tartışmalar gündemi oluşturdu. Özellikle Türk - İş eski Başkanı Şevket Yılmaz'la tekstil alanında yapılan her sözleşme döneminde girdiği polemikler, bugün birer nostalji olarak hatırlanıyor.
Halit Narin, yaptığımız bu söyleşide başta Türkiye ekonomisi olmak üzere son günlerin gündemdeki konularını değerlendirdi.

- Ekonominin aksayan yönleri şu sıralar sizce nelerdir?
- Ekonominin aksayan yönü yok da ekonominin aksamaması için yöntemlerin tesbitinde ve yapılmasında bir takım eksiklikler gözüküyor şu anda. Türkiye'nin ekonomisinin genelde çok çok iyi olduğu bir gerçek. Hatta, iyiden ötede. Üretim ve yatırım devam ediyor. İhracat çok iyi tempoda devam ediyor. Gelecekte bir sıkıntıya karşı hükümet, ekonomiyi bir hazırlık içinde tutmada ve önceden tedbir almakta biraz gecikiyor gibi gözüküyor.

- Sıkıntı özel sektörden ziyade kamu kesiminde gibi gözükmüyor mu sizce?
- Kamunun problemi artık güncelliğini kaybetti. Kamunun artık ağırlık getiren bir sektör olduğu kabul edildi. Özelleştirmeden başka çıkar yol yok. Kamu devletin elinden çıkmak mecburiyetinde. Kaça çıkarsa çıksın kime verilirse verilsin. Türk vatandaşlarına ve özel müesseselere... Kamu bu durumdan çıkmalı ve rantabl çalışan bir duruma gelmeli. Özel teşebbüs devletten para beklemiyor. Özel teşebbüs şunu bekliyor: Değişmeyen kararların arkasında olan bir hükümet desteği bekliyor.

- Bu destekler neler olabilir?
- Örneğin, ihracat politikasındaki istikrarlar, alınan kararlarla devam edemiyor. Kararların devamlılığı lazım. Şimdi, bizim en büyük problemlerimizden biri Eximbank. Eximbank'ın mantığı, Almanya'dan alırsanız Alman malı kullanmaya yönelik bir mantıktır. Alman malını kullanırsanız Alman Eximbank'ı onu destekler, ABD'den alırsanız Amerika'nın İhracat Bankası onu destekler. Türkiye'nin Eximbank'ı ise dünyanın her tarafından gelen malların Türkiye'deki küçük bir operasyonla el değişmesinden sonraki ihracatını destekliyor. Yani Türk malını, Türk işçisinin emeğini desteklemek yerine sanki global bir dünya ülkesiymiş gibi onu destekliyor. Eximbank felsefesinin, Türk malının ihracatını destekleyen, Türk üreticilerinin üretmiş olduğu Türk malını destekleyen mekanizma haline gelmiş olması lazım.
Yatırım politikalarında ise hükümetlerin yapmış olduğu gayet açık. Dünya ülkelerinde düşük faizin ötesinde "sıfır faiz"e yakın politikalarla yatırımı destekleyen dünya ülkeleri varken, Türkiye'de yatırımı destekleyen bir politika senelerdir gözetilmiyor. Yani ucuz kredi veriyorum dedikleri, yani sıfır krediyle vermeyi düşünmeyen bir mali politikadan gelecek için vazgeçilmesi lazım. Dolar bazında kredi verilebilir ama bu, libor artı olduğu zaman bile bir yüktür yatırımcı için.

- Türkiye'deki özel sektörün ihtiyaçları açısından IMF'nin Ankara'da yaptığı temaslar da önem kazanıyor. İki tez var. Biri, bir yıllık şok programla enflasyonu indirmek. İkincisi de hükümetin biraz ısrar ettiği 3 yıllık programlarla enflasyonu aşağıya çekmek ve ekonomiye stablizasyon kazandırmak. Bunların çerçevesini nasıl değerlendiriyor sunuz?
- Ben bunlara ters bakan bir işveren teşkilatının başkanıyım. Bütün diğer teşkilat başkanları da aynı şeyi düşünüyor. Türkiye'de enflasyonu yaratan hadise hükümetin iç borçlanmasından kaynaklanan bir politik yanlıştır. Faizi enflasyon seviyesinde tutacaksınız. Özel teşebbüs veya devletin yaptığı bu zamları enflasyon seviyesinde ay ay takip edeceksiniz. Halbuki bu şeyin tersi oluyor. Faizlerin seyri, enflasyonun çok üzerinde. Bazı sektörlerde de zamlar enflasyonun çok üzerinde seyrediyor. Enflasyon düşmesin diye bir politika güdülüyormuş gibi 10 senedir konuşulan ama yapılmayan bir tatbikat içindeyiz. İlk defa "zam yapmayacağım" politikasını açıklayan bir hükümet var. Hükümetin bunun takipçisi olma mecburiyeti var. O da iç borçlanmanın ve bütün bankaların faiz politikalarının kredi mekanizmalarını kontrolü ile bütün zam yapılan rakamların enflasyonun altında olma mecburiyetinin denetimine ihtiyacı var. Sorunun birinci anahtarı bu. İkinci anahtarı da vergi adaleti.

- IMF'nin şok programını hükümet kabul ederse siz nasıl bakarsınız?
- Bizim IMF'ye fikir olarak ihtiyacımız var. Ben bunu geçmiş senelerde de söyledim. IMF'den para almaya Türkiye'nin ihtiyacı yok. Fakat IMF'nin disiplinli kontrolüne ihtiyacımız var. Buna ihtiyacımız yüzde yüz. Türkiye, müteşebbis cenneti. Türkiye, ihracatçıların yarattığı büyük ekonomik potansiyeli olan bir ülke. Hükümetin istediği 3 - 5 milyar veya 10 milyar doları her zaman yaratabilecek güce sahibiz. Türkiye para almak için değil daha iyi ve daha düzenli çalışmak için IMF ile diyalog kurmalı.

- Vergi reformu konusunda ne düşünüyorsunuz.
- Vergi reformu şart. Ama nasıl yapılmalı, biz vergi verilsin diyen bir mükellefler grubuyuz. Türkiye'de vergi vermeyi deklare etmiş mükellefler içindeyiz. Ve bununla iftihar ediyoruz. Sosyal sigorta ve vergi bakımından diyoruz ki, vergi reformu Maliye Bakanlığı'nın bünyesinde başlamalı. Mükelleften başlayamaz. Çünkü Maliye Bakanlığı, 37 milyon vatandaşı vergi numarası sahibi yapmak zorundadır. Birinci işi bu. Mükellef tabanı genişletilmeli. İkincisi de bu. 37 milyon vatandaşın denetimini yapacak organizasyona ve standartlara sahip olmalıdır ki insanların vergi vermesi kolaylaşsın. Ondan sonra da Türkiye'deki nüfus kağıtları değiştirilmelidir. Türkiye'deki bütün şahıslara taklit edilemeyecek bir nüfus kağıdı ile birlikte, bir vergi numarası da verilmelidir. Böylece bütün vatandaşları ülkeye vergi mükellefi yaparsınız. Enflasyona tekrar gelelim. Kayıtlara göre 200 milyar dolar civarında bir genel üretimi var Türkiye'nin. Halbuki tüketime göre 500 milyar dolar üzerinde bir hesaplama vra. Demek ki, yüzde 200'den fazla kayıt dışı bir ekonomi gözüküyor. Bunun vergisi en düşük seviyelerde bile alınsa Türkiye'nin iç borçlanmaya ihtiyacı yok. Halbuki mali reform ne getiriyor. Mali reform, mevcut mükelleflerin adedini biraz daha arttırarak onlardan daha denetimli ve istikrarlı vergi almayı getiriyor ki, bizim yüzde 200 dışarıda kalanın getirisinden çok daha düşük bir rakkam.

- Borsadaki kazançların vergilendirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
- Ben ona hiç katılmıyorum. 37 milyon vatandaşı vergilendiremeyen, 6 milyon vatandaşı her sene denetleyemeyen devletin, SPK'daki hareketleri nasıl denetleyeceğini merak ediyorum.

- Tekstilde son 2 ay içinde yaşanan krizler için neler söyleyeceksiniz?
- Biz Avrupa'nın en önemli tekstil üreten ülkesi olduk. Yani biz şu anda 1 milyon 300 bin ton pamuk tüketiyoruz ki, bu 10 sene evvel 250 bin ton falandı. Biz 30 milyar dolar geçen sene ihracat yaptık. Bavul ticareti dahil. 4 milyona yakın insan çalışıyor, sigorta kapsamında olan ya da olmayan. Büyük bir potansiyel var. Hadisenin geliş şeklinde bankaların devletten aldığı büyük bir kar var. Kar hırsı var. Devlet, o kadar rahat para kazandırıyor ki bankacılık sekörüne. Bunlar yatırımcı ve müteşşebise destek vermeleri düşünmüyorlar. Devlet ihaleyi çıkartıyor, veriyor parayı onlar da alıyor. Şimdi bir kere bunu ortadan kaldırmak lazım. Yani mevduat dediğimiz nesneye eskiden olduğu gibi, birinci 5 yıllık 2., 3. beş yıllık planlar üstüne yapılan tatbikatta olduğu gibi yapılmalı. O zaman mevduat tasarımları yatırımının dönen kısmı, Merkez Bankası'nda avantaj yarattı. Dolayısıyla bankalar bizlere o kredileri vererek yatırımcı yaptılar. Kim kazandı, hem bankalar, hem devlet, hem de Meclis kazandı. İşçi sistemi de büyümüş oldu. Bugün öyle bir şey yok. Bütün mevduata gidip Hazine bonosu aldığı zaman, adam o kadar çok büyük para kazanıyor ki bizlere dönüp bakmıyor. Onun için özel teşebbüsün bütün becerisi 4 Nisan kararlarından sonra tamamen kendi potansiyellerine ve kendi tasarruflarına yönelik oldu. Ve bu kalkınma hızını getirdi ülkeye. Her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de kalkınma hızı para desteği olmadan istenilen seviyeyi bulamadı. Para desteğine ihtiyacımız var. Hükümetin burda paraya bir çizgi getirip bunu yatırıma çevirmesi lazım.

- Uzakdoğu'daki krizin etkisi Türkiye'ye nasıl yansıyacak?
- Uzakdoğu'daki hadise, Türkiye'ye nimet getirecektir. Benim kanaatim bu. Sentetik elyaf sanayinde Uzakdoğu fabrikaları güçlü kapitale sahip. Ama tekstil fabrikaları, tamamen kredi bazında yatırım yapmış insanlar. Endonezya, Hindistan, Pakistan, Tayvan'dakiler. Bunların bankacılık sistemi çöktüğü için Kore'de de firmalarla müteşebbisleri braber çöktü. Onların buraya dampingle mal satmaları hemen hemen hiç yok. Arkadaşlara da söyledim. Fiyatlarınızı kırmayın bir ay bekleyin, normal taleplerin tamamı batıdan Türkiye'ye gelecektir. Çünkü minimum stok dediğimiz hikaye. Batı stokunu az tutmak suretiyle bir satış politikasını son 10 senede geliştirmiştir. Yani bu hafta alırım öbür hafta satarım. Bu konuda en uygun ülke Türkiye. Onun için oradaki maceraya girip de sipariş verip geri gelme riskine girmeyecek ve Türkiye'ye talep gelecek. 5 yıl sonra nereye gelecekler o da belli değil. Bana göre 2000'li yılların en mutlu, Türkiye'de rakipsiz sektörü tekstil olacak.

NARİN, bir işveren olarak "sosyal güvenlik reformu" konusunda ise şu ilginç tesbitlerde bulundu:
"Biz bu işin çok kavgasını yaptık. İki hadiseyi birbirinden ayırmak lazım. Bir kere işveren, işçi ve hükümet eşit miktarlarda sosyal güvenlik idaresinde söz sahibi olmalıdır. Bu işveren ve işçinin parasıdır ve devletin de bunun idaresinde sorumluluğu vardır. Organizasyon basitleştirilmelidir. Hadise çok büyüdüğü için geliri en çok masrafa gidiyor. Üçüncüsü, o kadar yüksek prim alınıyor ki biz işçimize iki veriyoruz bir eline geçiyor. Şimdi SSK'nın demek ki üçte bir çalışanı para veriyor. Gelirnde bir dengesizlik var. Sistemde ayrıca müesseselerin ve şahısların "özel sigorta" sistemine kendisini sigorta ettirme insiyatifini serbest bırakmak lazım. Yani devletin yükümlülüğünü azaltmak, devlete verilen parayı azaltmak ama başka bir sigorta şirketine kendisini sigorta ettirmeye yönelik bir tatbikatı da beraberinde getirmek lazım. Devletin değil, özel bir sosyal sigortada 65 yaşından sonra güncel reel değerlerle devamlı para alabilen ihtiyarlık sisteminin Avrupa'da olduğu gibi kurulması lazım. SSK'nın elinde aklınıza gelmeyecek han - apartman - tarla her şey var, alınmış. Ödenmemiş borçlar şundan bundan dolayı.


HALİT Narin, 1930 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra İngiltere'de Bolton Collage of Technology'de tekstil mühendisliği öğrinimi yaptı. Ticaret yaşamına 1948 yılında atılan Halit Narin, 1951'de Bakırköy'de Narin Tekstil İşletmeleri'ni babası Nurullah Narin ile birlikte kurdu. 1972'de Çerkezköy'de inşaatına başlanan Narin Mensucat 1974 yılında üretime geçti. 1964 yılında Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası Başkan Yardımcısı, 1972'de de Başkan seçildi. 1972 yılından bugüne kadar başkanlık görevini sürdürüyor.
Narin'in Türkiye İşverenler Sendikası(TİSK) Başkan yardımcılığı da yine 1972'de başladı. 1974 yılında TİSK Başkanı olan Narin, 1989'da bu görevinden ayrıldı.
Marmaris'te Martı Otel İşletmeleri'ne ait 574 yatak kapasiteli Martı Resort, 426 yatak kapasiteli Martı La Perla Oteli ve Antalya/Tekirova'da 1008 yatak kapasiteli Martı Myra Tatil Köyü, Çerkezköy'de kurulu bulunan entegre tekstil tesisi Narin Tekstil, İstanbul'da konfeksiyon dalında üretim yapan Prima Konfeksiyon ve Rindo AŞ gibi kuruluşların sahibi ve yönetim kurulu başkanıdır.
Narin, halen İSO, TÜSİAD, İTO, TYD, Çerkezköy Sanayiciler Derneği, İTKİB ve AYK(Açık Deniz Yarış Klübü) gibi kuruluşların da üyesi bulunuyor.

Eşini sopa ile dövdü, boğarak öldürdüKocaeli’nin Darıca ilçesinde, Orhan Şahin (47) evde tartıştığı eşi Aslı Şahin’i sopayla dövdükten sonra boğarak öldürdü. Gece Aslı Şahin’i yatağına yatıran Orhan Şahin, ertesi gün polisi arayarak eşini öldürdüğünü haber verdi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber