Üstatlardan sanata yatırım tüyoları - Para her şey demek değil prestij için ‘sanat’ lazım

Türkiye’de koleksiyoner sayısının her geçen gün artmasının önemli olduğunu belirten Raffi Portakal, “Paran var diye her şeyin sahibi değilsin. Paran olmalı ama prestijin de olmalı. En prestijli konu da sanat eseri sahibi olmandır” dedi

Üstatlardan sanata yatırım tüyoları - Para her şey demek değil prestij için ‘sanat’ lazım

Başlarken
Günden güne büyüyen sanat piyasası, sonbaharla birlikte yeni müzayede sezonuna merhaba dedi. Yeni sezona girerken hem ilk defa sanat yatırımı yapacaklara hem de öteden beri piyasanın içinde yer alanlara rehber olması amacıyla müzayede sektörünün en önemli isimlerine teybimi uzattım. Bu dizide onların görüşlerini kronoloji sırasına göre okuyacaksınız. Böylelikle hem sanata ve sanat yatırımına bakışlarındaki benzer noktaları ve nüansları, hem de kendinize en uygun ipuçlarını yakalamanız daha kolay olacak.

Türkiye’de antika, müzayede denince akla gelen ilk isimlerden olan Portakal ailesi, 20. yüzyılın başlarından bu yana, dört kuşaktır işin içinde. 1883’de dünyaya gelen Yervant Portakal, antikacılık ve müzayedelere Kapalıçarşı’da başlamış. Ev ve saraylarda çok sayıda müzayedeler düzenlemiş. 1964’ten itibaren aile mesleğini benimsemiş olan Raffi Portakal da 1973’te kendi galerisini açtı.
Raffi Portakal, Türk sanatı koleksiyonerliğinin oluşmasında Sakıp Sabancı’nın özel bir yeri olduğunu söylüyor. Son yılların en büyük koleksiyonerinin Erdoğan Demirören olduğuna dikkat çekiyor. Dördüncü kuşak olarak Raffi Portakal’ın kızı Maya Portakal da aile mesleğini sürdürüyor. Raffi Portakal ile yaptığımız sohbetin sonlarına Maya Portakal da yetişti.
Mesleğiniz aile mirası...
Portakal, yüzyıldır galericilik, danışmanlık müzayedecilik yapan bir kurum. Türkiye’nin sanat ve kültür hayatının öyküsünü babamdan çok dinledim. Dedem 1900’lerin başında antika ve müzayedecilik işlerine başladı. Mezat İşleri Müdürlüğü’nün kurulmasında rol almış ve fahri olarak çalışmış. Babam bununla ve dedemin deyimiyle 32 tane saray müzayedesi yapması ile hep övünürdü. Hanım sultanların oturduğu yalı, köşk ve konaklara da eskiden saray denirdi. Teşvikiye Camii’nin çevresinde otururlardı genellikle. Işık Lisesi, Şişli Terakki, bu anlamda eskiden saraylardı mesela hep. Dedem bu evlerde, köşklerde muzayedeler yapmış. Bu köşklerde satılan meblağı da Atatürk’ün emriyle Sami Gunsberg vasıtasıyla, yurtdışına gitmiş Hanım sultanlara göndermişler.

Sanata Kastelli darbesi
Sanat ve ekonomi desem...
Sanat ve kültürün gelişmesi bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ekonomi ile çok iç içe olmuş. Sanatın gelişimi bazı insanlara da bağlıdır. Duveen mesela. Sanat taciri, art dealer Amerika’yı sanatla tanıştıran adam, onun sayesinde belki Amerika daha sonra tanıyacağı sanatı daha erken tanıyıp hayata geçiriyor. ABD’nin Morgan, Altman, Frick, Rockefeller, Widener, Kress gibi zenginleri, Tiziano, Leonardo, Raffaello, Botticelli, Velazquez, Gainsborough ve daha pek çok önemli ustanın başyapıtlarını satın almaya başlıyorlar. Servetler veriliyor.
Duveen, ‘Avrupa’da sanat, Amerika’da para var, ben bunları buluşturayım’ diyor. Küçüklüğünden beri babasının yanında çalışan, çıraklık yapan ben gözledim ki Türkiye’deki zenginler, burjuvalar genelde Türk sanat eserine değil, daha çok 3. Napolyon dönemine ait Fransız mobilyalara, avizelere, Sevres vazolara, İngiliz çay takımlarına, İran halılarına düşkün. Oysaki Türkiye’de uyuyan büyük bir dev vardı.

‘Uyuyan devi dürttüm’
Neydi bunlar?
Tablolar, Osmanlı hattı, tombak, Osmanlı gümüşü, Tophane, Beykoz ve daha niceleri gibi. Benim misyonum belki uyuyan bu devi dürtmek oldu. 1970’lerin başında, öncelikle Türk tablo ve hat satın almaya başladım. Bir müşteri kitlesi oluşturmaya çalıştım. Tabii çok zorlukla karşılaştım. Kimsenin itimadı yoktu Türk sanatçılarına. Biz sana güvenip bunları alıyoruz, bir zaman sonra bunları satsak kaç para eder ki diyorlardı başlarda.
Doğrusunu isterseniz ben de bunları yeni müşterilerle buluşturmak üzere yola çıktım. 1975’lerde tesadüf eseri Sakıp Bey ile karşılaştım. Beni ekspertiz yaptırmak üzere evine götürdüğünde evinde hiç Türk eseri olmadığını gördüm. Bunun kanaatimce bir eksiklik olduğunu, evine çok yabancı geldiğini, Türk eseri bulundurmasının son derece faydalı olabileceğini kendisine aktardım. Müthiş bir vizyonu vardı. Türk eserleri toplamaya başladı. Sakıp Bey’in iş dünyasındaki güvenirliği, parasını boşa harcamayacağı inancı, diğer kişilerde de “Sakıp Ağa böyle şeylere para yatırıyorsa bundan biz de yararlanmalıyız” duygusu uyandırdı. Nitekim çok ciddi koleksiyonerler ortaya çıkmaya başladı. Sakıp Bey’den önce Osmanlı koleksiyoneri sayısı üçü geçmezdi. Bunların içinde en büyük koleksiyoner Erdoğan Demirören’dir. Kimse pek bilmez Erdoğan Bey’in sadece hat, ferman, Kuran koleksiyonu yoktur. Tekstil koleksiyonu vardır mesela. Islah olmaz koleksiyoner ruhuna sahip...
Bir kez adım attıktan sonra hızla tutkuya dönüşen bir durumdan söz ediyorsunuz...
Koleksiyonerlik böyle birşeydir. ‘Bende şu parça eksik onun peşinden gitmeliyim. Daha güzelini buldum onu almalıyım, değiştirmeliyim.’ Ama Erdoğan Bey satmaz da. Halil Bezmen’in çok büyük koleksiyonu vardı. Koleksiyonerlikte Kastelli dönemi çok önemlidir.

Asillik kriterleri!
Neden?
Kastelli ile birlikte faizler arttı. Böyle olunca insanların eser satma isteği oluştu. Babasından kalmış 2 bin dolarlık bir eser, artık 30 - 40 bin dolar ediyor. Eseri sattığında Kastelli’ye yatırıp her ay ciddi bir faiz alıyor. Tablo evinin duvarında duruyor, bunca yıl seyretmiş zaten. Ama Kastelli’nin yakalanması ve bankerlik sisteminin çökmesi sanat piyasasını da krize soktu.
1980 askeri darbesi mi daha çok etkiledi piyasayı, Kastelli’nin batması mı?
Kastelli. Özal döneminde tekrardan ekonomi parladı. Özal dönemi zenginleri oluştu, yeni alıcı kitlesi geldi. Bugün biliyoruz ki para her şey değil, paran var diye her şeyin sahibi değilsin. Paran olmalı ama prestijin de olmalı. En prestijli konu sanat eseri sahibi olmandır. Bugün batıda Avrupalı asillerin üç geleneksel özelliği vardır. Haraları (atları), şarap mahzenleri... Batıda şarap kavın olacak, ailenden şarap kalacak yani sana. Esas önemlisi koleksiyonları olur, bununla övünürler.
Batıda günümüzde statü sembolleri nasıl değişti acaba? Kimse ata binmiyor artık!
Maya Portakal:
Geçenlerde İngiltere’de bir evi ziyaret ettim. Sahibi evdeki tablolar için ödediği sigorta priminin ev için ödediğinden ne kadar yüksek olduğunu gururla anlattı.

Üstatlardan sanata yatırım tüyoları - Para her şey demek değil prestij için ‘sanat’ lazım

‘Bir eserin el değiştirmesi için en az 5 yıl geçmeli’
Koleksiyoncuların aldıkları eserleri Türkiye’de çok çabuk müzayedeye koydukları eleştirisi var? Bunun piyasaya yansımaları nasıl oluyor?
Maya Portakal: Bence çok telaş içinde davranılıyor. Biz genel olarak kabul etmemeye özen gösteriyoruz. Başka bir müzayede veya kendi müzayedemizde yakın tarihte çıkmış bir eseri koymamaya maksimum özen gösteriyoruz.
Sanat eserleri için minimum 5 yıl beklenmeli bana göre. Ama adam çok sıkışmıştır veya eşinden ayrılmıştır ve görmek istemiyordur artık o eseri. Bu gibi faktörlerle satabilir tabii. Ancak kazanma hırsıyla, çok sık tüketmek, el değiştirmesine yol açmak, hem koleksiyonere hem de esere müthiş haksızlık diye düşünüyorum.
Eser niye müzayedeye gelir?
Batılılar buna 3D diyorlar: Debt (borç), dead (ölüm), divorce (ayrılık) Genelde bu sebepler nedeniyle müzayedeciye eser gelir. Kişi ekonomik sıkıntıya düşer evindeki değerli antikayı elinden çıkarmak ister mesela.
Son 150 yıldır dünyada müzayedecilerin kapısının en çok çalınma sebebi bu 3D olmuş. Ancak günümüzde artık değişiyor. Şimdi insanlar yatırım amacıyla ellerindekini çıkarıp yine başka bir eser almak için müzayedeye geliyorlar. 3D’ye başka baş harfler ekleniyor. Ki bu da i (investment, yatırım) bana göre.

Üstatlardan sanata yatırım tüyoları - Para her şey demek değil prestij için ‘sanat’ lazım

19. yüzyıl ‘Tombak Pilavlık’

Evini satıp tablo alan var
Yeni koleksiyonere gelecek adına ne önerirsiniz?
Gerçek bir sanatsever sadece para kazanacak diye bir şey almaz. Sevip bilmeye çalışmalı sanatı. Sevgisini bilgiyle desteklemesi bir de. Sevmek için bilmek lazım. Onun ne kadar nadir olduğunu, vazgeçilmez olduğunu bilmeli. Sanat sevgisiyle evini satıp tablo alanlar var. Sevgiyle istek arasında müthiş bir korelasyon olmalı. Müzayedenin heyecanına kapılma, hırs denen bir şey var hiç şüphesiz. İnsanda mülkiyet duygusu var. Rakibini görüyorsa ve o salonda onu geçmek istiyorsa müzayede onu düşünmediği fiyatlara getirebilecek bir şeydir. Eser çok uniktir, tektir, sivrilmiştir, vazgeçilmezdir onun için başka anlamı vardır. Çekişme eser üzerinde olabilir. Ama çekişme rakip üzerinde de olabilir. Rakibinin kim olduğunu bilip onda olacağına ben de olsun duygusu oluşabilir. İnsanoğlunun olduğu yerde bunlar olur. Hesabı kitabı önceden yapmalı, ona uygun hareket etmeli.

Maya Portakal: Meşhur X faktör deniyor buna işte... Birçok psikolojik etmen karışabiliyor müzayedelere. Bazıları mesela bu nedenle gelmez müzayedeye, adamını gönderir. Alamıyor, çıkamıyor durumuna düşmek istemez rakibi karşısında. Ancak sanat kıskançlığı yani eser üzerinde olan kıskançlık yapıcı bir kıskançlıktır. Kıskançlık iyi koleksiyonlerin hepsinde olmalı.

Üstatlardan sanata yatırım tüyoları - Para her şey demek değil prestij için ‘sanat’ lazım

18. yüzyıl ‘Tombak Şerbetlik’

Raffi Portakal’ın sonbahar müzayedesinde 1 milyon 136 TL, (KDV’si içinde) fiyatla satılan tombaklar çok konuşulmuştu.

Her 10 yılda yeni alıcılar geliyor
Türkiye’de şu andaki sanat piyasasına baktığınızda sizce akımlar mı zevkleri belirliyor yoksa tam tersi bir durum mu söz konusu?
Türkiye’de her 10 yıllık periyodlarda yeni alıcı kitleleri ortaya çıktığını, zevklerin farklılaştığını görüyoruz. Bunlardan birisi hiç kuşkusuz gençlerin özellikle çağdaş sanata olan ilgisi. Bu çok sevindirici bir şey. Çağdaş sanat, Türkiye’yi ileriye taşıyacak, dünya markası olmasını sağlayacak önemli bir konu. Sağlam eğitim almış yetenekli, dünya görüşü olan, dünyayla entegre genç çağdaş sanatçılarla bizzat tanışarak, yani tanıyarak yatırım yapmalarını tavsiye ediyorum. Galeri, müzayede, fuarlar, antikacı dükkanı gezsinler, gözlerini geliştirsinler. Çağdaş, müzelerde yer almış ama hâlâ yaşayan büyük ustalarımız var mesela.
Mehmet Güleryüz, Komet, Kutluğ Ataman, Canan Tolon... Sağlam temelleri olan, dünya müzelerinde yer almış isimler bunlar. Bana göre akımlardan birisi de Sakıp Bey döneminde başlayan ve giderek değerini bulmaya yaklaşan hat sanatının son yıllarda daha cazip hale gelmesi. Eski Türkçe okuyan kesimin zenginleşip merak duyması çağdaş hat sanatının gelişmesine yol açtı. Osmanlı hat sanatı dünyada ekoller açmış bir sanattır. Çağdaş hattatların giderek daha özgün eserler üreteceğine eminim.

YARIN:
ANTİK A.Ş. / TURGAY ARTAM

2 buçuk aylık İsmail bebeği, annesi ağladığı için boğmuş!Konya’da mama yerken nefessiz kaldığı iddiasıyla götürüldüğü hastanede ölen 2,5 aylık İsmail K.’ın annesi Fatma K.(21) ifadesinde, bebeğini ağladığı için yüzüne yastık bastırıp, boğarak öldürdüğünü itiraf etti. Fatma K., tutuklanarak cezaevine gönderildi.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber