Bir kriz yıldönümünün düşündürdükleri

Bir kriz yıldönümünün düşündürdükleri




19 Şubat 2001'de dönemin Başbakanı Sn. Bülent Ecevit devletin zirvesinde kriz olduğunu açıkadı. Hemen ardından Türk ekonomisi tarihinin en şiddetli para ve bankacılık krizini yaşadı. Aslında kriz ortamı 1989 yılında ülkemizde sermaye hareketlerinin gerekli şartlar sağlanmadan serbest bırakılması ile oluşmaya başlamıştı. Kamunun yüksek borçlanma ihtiyacı, uluslararası standartlarda bir düzenleme ve gözetime tabi olmayan bankacılık sistemi, ülkeye yurtdışından sermaye girişinin ve çıkışının serbest bırakılması ile birlikte yeni ve çok kırılgan bir oyun düzenini ortaya çıkardı. Nitekim 1990- 2001 dönemine bakıldığında büyüme ortalama yüzde 3'ün altında kalmış ve yıllar itibariyle ciddi dalgalanma göstermiştir. Aynı dönemde enflasyonun ortalama yüzde 65 civarında olduğu görülüyor.
Bu istikrarsızlık ekonomide risk algılamasının yüksek olmasına, dolayısıyla reel faizlerin de çok yüksek kalmasına yol açtı. Bunun sonucunda üretken yatırımlar yavaşlarken kamunun borcu da hızla arttı. 1990-2001 döneminde konsolide bütçe borç stokunun GSMH ya oranı yüzde 34'ten yüzde 100'e yükseldi.
1997'de Asya'da başlayan kriz uluslararası yatırımcıların risk algılamasında radikal bir değişikliğe yol açtı. 1998'de Rusya krizinin bulaşıcılığı bizim açımızdan da ciddi sorunlar çıkardı. 1999'da yaşanan deprem felaketleri durumu daha da ciddileştirdi.
2000 yılı başında hükümet önceden belirlenmiş kur çapasına dayanan ve IMF'nin de desteklediği bir enflasyonla mücadele programını yürürlüğe koydu. Aslında gerek Latin Amerika'da gerekse Asya'da kur çapasına dayanan enflasyonla mücadele programları genellikle para ve bankacılık krizleri ile karşı karşıya kalmıştı. Bu deneyimlerden alınan dersle kur çapası sisteminden 1,5 yıl sonra tedrici olarak çıkılacağı ilan edilmişti.
Program başlangıçta iyi sonuçlar verdi. Ekonomi canlandı, reel faizler düştü. Sermaye girişinde artış yaşandı. Enflasyon düşmeye başlamıştı ancak fiyat artışları hâlâ kurda öngörülen artışın oldukça üzerindeydi. Bu durum TL'nin yabancı paralar karşısında hızla değer kazanmasına yol açıyordu. Faiz dışı denge ise öngörülen fazlayı veriyordu.

İç çekişme ortaya çıktı
Bu genel iyileşme ile birlikte koalisyon hükümetinde aşırı güvene dayanan bir gevşeme ve özelleştirme gibi konularda hakimiyet alanlarını koruma amaçlı iç çekişmeler dikkati çekmeye başladı. Yapısal reformlar yavaşlıyordu. 1999 sonunda 8 banka fona alınmıştı. Ancak siyasi ve bürokratik çekişmeler nedeniyle BDDK ağustosta faaliyete geçebilmişti. Bu gelişmeler baştan itibaren programa kerhen sahip çıktığı görünümünü veren hükümete duyulan güvenin azalmasına yol açmaktaydı.
Ödemeler dengesinin cari işlemler hesabındaki hızlı bozulma endişeleri artırıyordu. Aynı dönemde AB ile ilişkilerde beklenen gelişme kaydedilemiyor, Arjantin ekonomisi krize giriyor, euro-dolar karşısında bugünün tam tersine değer kaybediyordu. Ekim ayı enflasyon ve dış ticaret dengesi verilerinin kötü çıkması ile birlikte yurtdışına sermaye çıkışı başladı. Kasım ayında rezervlerdeki 5 milyar dolarlık azalışla birlikte faizler hızla yükseldi. TCMB kısa bir süre için mevcut para rejimi dışına çıkarak piyasaya likidite verdi. Ancak bu döviz talebini daha da artırdı.
Faizlerdeki sıçrama kamu kağıdına aşırı yatırım yapan bankaları sıkıntıya soktu ve Demirbank Fon'a alındı. Sermaye kaçışına yol açmamak için Fon'a alınan bankaların tüm yükümlülüklerine devlet garanti vermek zorunda kaldı. Aralık başında IMF ile 10,5 milyar dolarlık bir desteği de içeren yeni bir anlaşma yapıldı. Bu piyasaları sakinleştirdi. Ancak bu uzun sürmedi, enflasyon hâlâ kur hedefinin üzerinde seyrediyordu ve faizler yükselmeye başladı. İşte bu ortamda 19 Şubat açıklamasının yarattığı siyasi belirsizlik krizi tetikledi. Aynı gün TCMB'den talep edilen döviz miktarı 7 milyar dolara ulaştı. Ancak ABD'de tatil olması nedeniyle ödemeler 20 Ocak'ta yapılacaktı. Merkez Bankasının likiditeyi dondurması sonucunda gerçekleşen döviz satışı 1.5 milyar dolara düşürülebildi. Ancak bunun sonucunda gecelik faizler yüzde iki bin seviyesine sıçradı. Kamu ve Fon bankalarında oluşan ciddi zararlar kamu borcunun sürdürülemez boyutlara ulaşmasına neden oluyordu. Kur 22 Şubat sabahı dalgalanmaya bırakıldı.
İzleyen günlerde programa başından beri sahip çıkan iki kilit bürokrat istifa ederken hükümet yerini korudu. Ancak hükümete güven kalmamıştı, alınacak tedbirlerin sonuç vermesi son derece güçtü. Hükümet bu sorunu uluslararası piyasaların güvendiği bir isim olan sayın Derviş'i ekonomi yönetiminin başına getirerek çözme yoluna gitti
Yeni ekonomi yönetiminin gerçekleştirmesi gereken üç temel hedef vardı; kriz ortamından süratle çıkmak, enflasyonu düşürmek ve yeniden sürdürülebilir büyüme ortamına dönmek.
Türkiye'nin alıştığı ve dar gelirli toplum kesimlerini büyük sıkıntıya sokan enflasyonist finansmana baş vurmak yerine piyasaya ve dışa açıklığa dayanan, 2000 yılında uygulanan program sürecinde elde edilen kazanımları da değerlendiren ve uluslararası kuruluşların da desteğini sağlayacak bir krizden çıkış stratejisi tercih edildi.
14 Mart'ta açıklanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı dört alana yoğunlaşıyordu. Borcun en kötü koşullarda dahi artmasını önleyecek yükseklikte bir faiz dışı fazla hedefini gerçekleştirecek radikal mali tedbirler. Tamamen enflasyonu düşürmeye odaklanmış bağımsız bir Merkez Bankası tarafından yürütülen kısa vadede parasal büyüklüklerin kontrolüne, uzun vadede enflasyon hedeflemesine dayanan para politikası. Güçlendirilmiş bir yapısal reform programı. Yapısal reformların üç temel başlığı vardı. Birincisi mali sektörün güçlendirilmesi idi.
Kamu ve fon bankalarının mali yapılarının süratle düzeltilerek gecelik borçlanma piyasalarından çıkarılması, fon bankalarının tasfiyesi kamu bankalarının özelleştirilmesi öngörülmekteydi. Özel bankaların sermaye yapılarının güçlendirilmesi ve denetimin etkinleştirilmesi de bu kapsamda yer alan hedeflerdi. Ikinci alan kamuda mali şeffaflığın artırılmasıydı. Bu çerçevede harcama gelir ve borçlanma alanlarında getirilecek yeni kurallarla denetlenebilirliğin artırılması ve kamunun bütçe disiplini ve parlamento denetimi dışında yeni yükümlülükler yaratması engellenecekti. Üçüncü alan ise özel kesimin ekonomideki ağırlığının artırılmasıydı.
Son alan ise sosyal kesimlerin programa desteğini artırmak amacıyla enflasyon hedefini dikkate alan bir gelirler politikası yanında sosyal diyalog ortamını kurumsallaştıran, toplumun en yoksul kesimlerini krizin olumsuz etkilerinden mümkün olduğu ölçüde koruyacak tedbirlerdi. Esas olarak bu tedbirler siyasetin ekonominin günlük işleyişine müdahale alnınını daraltan kurallı bir piyasa ekonomisine geçiş sürecini tanımlamaktaydı.
Programın uygulanmasındaki kararlılığa bağlı olarak da uluslararası kuruluşlardan ciddi bir mali destek ve içeride ve dışarıdaki piyasa aktörlerinin Türkiye'den alacaklarının vadesini gönüllü olarak uzatmaları bekleniyordu.

Özel kesimin katkısı gerçekleşmedi
Program piyasalarda olumlu karşılandı ve faizler yüzde 70'lere geriledi. IMF ile 8 milyar dolarlık ilave mali desteği de öngören yeni bir anlaşma yürürlüğe girdi. Ancak mayıs sonundan itibaren beklentiler yeniden bozuldu ve faizler tekrar yüzde 90'a yükseldi. Bu gelişmede üç faktörün belirleyici olduğunu düşünüyorum. Koalisyon hükümetinin sayın Derviş'le ve kendi içinde uyumu konusunda tereddütler vardı. Reform önerilerine bakanlıklar ciddi direnç göstermeye başlamışlardı. Ve programa uluslararası mali destek sağlanmıştı ama özel kesimin katkısı gerçekleşmiyordu. Haziranda sadece iç borçlarda gönüllü bir değişim sağlanabildi. Kasım ayına kadar faizler yüzde 80-90 seviyesinde kalırken döviz kuru sürekli artarak 1,6 milyon TL/$ seviyesine ulaştı. Aslında ekonomik faaliyet hacmi üçüncü üç aylık dönemde bir önceki dönemin üstüne çıkmıştı. ABD de yaşanan 11 Eylül terör eylemi Türkiye için ciddi bir dış şok oldu. Bu aynı zamanda sayın Derviş'in hükümet içindeki gücünün artmasına neden oldu. Aralık ayında IMF ile 16 milyar dolarlık mali desteği içeren yeni bir süreç başlatıldı. Yeni destek kamu borcunun çevrilebilmesi ile ilgili endişeleri giderdi. Faizler 30 puan düşerken kur 1350 bin TL/$ seviyesine geriledi.
Aşağıdaki tablo 2002 yılında ciddi bir iyileşme sürecine girildiğini göstermektedir. Ancak faizlerin sene başındaki yüzde 60 lık seviyesini bütün yıl boyunca koruması dikkat çekicidir. Bunda sayın Başbakanın rahatsızlığı ile başlayan ve erken seçimle sonuçlanan sürecin yarattığı siyasi belirsizlik etkili olmuştur.
2000-2002 döneminde tüm sıkıntılara rağmen gerçekleştirilen yapısal reformlar ekonominin içsel dayanıklılığını artırmıştır. Bunların faturası geçmiş iktidar tarafından ödenmiştir. Erken seçimler sonrasında tek parti iktidarının kurulması siyasi belirsizliği azaltmıştır. Yapısal reformların ve mali disiplinin sürdürülmesinin bundan sonraki bedeli düşük olup, getirisi her bakımdan çok yüksek olacaktır. Yeter ki zaman zaman ortaya çıkan geri adım atma hevesleri dizginlenebilsin.

EKONOMİK GÖSTERGELER1999200020012002
BÜYÜME (% ARTIŞ)-6,16,0-9,57,8
12 AYLIK TÜFE (%ARTIŞ)68,839,068,529,7
NOMİNAL FAİZ (%)106,238,099,163,8
FAİZ DIŞI FAZLA (GSMH YA ORAN)-2,02,75,53,9
NET KAMU BORCU (GSMH YA ORAN)61,057,495,079,8
CARİ İŞLEMLER DENGESİ GSMH YA ORAN-0,7-4,92,4-1,0




BUSINESS



















İletişim Başkanı Fahrettin Altun'dan Amerikalılara FETÖ uyarısıCumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) ABD kamuoyu için oluşturduğu tehlikeye işaret etti.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber