Değişmeyen Türkiye ve değişen gazeteciler

Bir yıllığına University of Michigan'a gitmiştim. Dönüşümde İstanbul'daki mahallemde gülücüklerle karşılandım. Manavım beni iki yanağımdan öptü. Düşünmeden para harcayan müşterisinin dönüşüne sevinmişti. Yokluğumda neler değişti, diye sordum , "Her şey aynı. Bir yaramazlık yok" dedi. Duymak istediğim kesinlikle bu değildi

Değişmeyen Türkiye ve değişen gazeteciler



Değişmeyen Türkiye ve değişen gazeteciler


Bilgisayarım kendinden emin bir şekilde antivirüs programını en son güncellediğimden bu yana 308 günün geçmiş olduğu konusunda beni uyardı ve böylelikle, bana indirimli viagra teklif eden masum görünüşlü e-mail'in, aslında Singapurlu 12 yaşındaki bir öğrencinin harddisk'imi silmek için yaptığı bir 'şaka' olduğunu bildirdi. Bu uyarı çok netti ama neredeyse bir yıldır İstanbul'dan uzak kaldığımı gösteren tek ipucu değildi. Cep telefonumu açmaya çalıştım ama telefonumu tekrar hayata döndürmek için gerekli olan dört haneli pin numaramı çok daha dayanıksız hafızamdan silmiş olduğumu farkettim. Epey bir can sıkıntısından sonra sonunda 10 aylık uykusundan uyandırmayı başardım ve ekran tekrar onun kölesi olduğumu neşeyle kutlarmışçasına yanıp söndü.
Bir yıllığına University of Michigan'a gitmiş olmamın daha olumlu belirtileri de vardı. İstanbul'daki mahallemin sokağında gülücüklerle karşılandım. Manavım heyecanla beni iki yanağımdan öptü; kuşkusuz düşünmeden para harcayan müşterisinin dönüşüne sevinmişti. Yokluğumda neler değişti, diye sordum ona. Sorum onda bir şaşkınlık yarattı sanki. "Her şey aynı. Bir yaramazlık yok" dedi. Duymak istediğim kesinlikle bu değildi.

Herkese İstanbul'u anlatmıştım
Ann Arbor'ı ziyaretimde, İstanbul'daki evimin penceresinden baksam tüm nüfusunu görebileceğim büyüklükte, değişikliklere müptela olmuş bir şehir ve ülkede yaşadığımı herkese övünerek anlatmıştım. Değişikliğin hızı o kadar büyüktü ki, bu çok bahsettiğim pencereden görünen görüntünün bile bir günden diğerine aynı kalacağına güvenemiyordum. En azından bu öngörü doğru çıktı. Evdeki ilk gecemde Boğaz'a baktım ve keskin bir yeşil ışığın kudretli bir şekilde gökyüzüne doğru uzandığını gördüm. Ancak, bu ışık öyle çok ilginç bir olayın -mesela İstanbul'un Marslılar tarafından ele geçirilmesi gibi - kanıtı değilmiş. Suyun diğer tarafındaki bir gece kulübü, estetik duyarlılığı değil de parası olan müşterilerini lazer ışıklarıyla etkilemeye çalışıyormuş sadece.

Gerçekten gitmiş miydim?
Meydana geleceğini umduğum değişiklik bu değildi. Ben yokken bir seçim olmuştu. Bu seçim, okuduğunuz köşe yazarına göre biraz değişse de, İslamiyet'e gizli hasret duyan ve son derece laik Genelkurmay başkanları ile çatışacağı kesin olan bir hükümeti iktidara taşımıştı. Irak'ta bir savaş olmuştu ve kırmızı beyaz renkli, dev Cola Turka reklam afişleriyle Amerikan hegemonyasına karşı çıkılmıştı. Türkiye ayrıca eski Avrupa'dan taraf oluyordu; sadece AB yanlısı kanunların sonucunda değil, ama Erovizyon Şarkı Yarışması'nda birinci olarak da. Peki bu, insanların hayatını nasıl etkiliyordu?
Amerika'dan ayrılmadan önce, derin düşünen arkadaşlarımdan birine, beni karşılaşacağım şoka hazırlaması için bir e-mail yazdım. "Ha!" diye yanıtladı mail'imi. "Temelde hiçbir şey değişmez. Bir hafta sonra gitmiş olduğunu bile unutacaksın." O sırada ona inanmadım, ama şimdi insanlar bana Michigan ile ilgili soru sorduğu zaman, oraya gerçekten gitmiş miydim, diye düşünmem gerekiyor.
Bu aralar milletler arasındaki temel farklılıklar üzerinde düşünüyorum; insan bazen düşünür ya! Otuz yıldan fazla bir süreden sonra Amerika'ya döndüğümde, bana yakın olması gereken şeyler arasında kendimi yabancı hissettim. Yeni dostlarım benimle birlikte yerel hipermarkete -Noel'de 24 saatlik bir sürenin dışında asla kapanmayan, hangar gibi bir bina- gelme konusunda aralarında kura çekiyorlardı. Bir litre sütü, 2 metre boyundaki plastik bir posta kutusunu ve 43.95 dolar, artı vergi karşılığında, Bangladeş'te sentetik malzemeyle elde yapılmış bir dolabı aynı kolaylıkla alabilmenin bende yarattığı şaşkınlık ifadesini görmek istiyorlardı. Çocukların maskeler giyip, şeker dilenmek için kapı kapı dolaştığı Cadılar Bayramı'nda, darağacına yerleştirilmiş, gerçek boyutlu bir Usama bin Ladin'in kuklasını 104.99 dolar karşılığında alabileceğimizi öğrendim. Kukla, 134.99 dolardan indirime girmişti.

Arabam trafiğe girince anladım
Türkiye'ye dönünce, arabanın havaalanının dışındaki trafiğe girmesiyle, bana yabancı gelmesi gereken şeylerin arasında kendimi evimde hissettiğimi fark ediyorum. İlk döndüğüm haftanın en büyük faaliyeti Aya İrini'deki muhteşem bir konser oluyor. Konserin ikinci yarısında güneş batınca ve sahne ışıkları sahneyi aydınlatınca, burada müzik dinlemekten nefes kesici bir keyif duyuyorum. Aynı zamanda seyircilerin arasında bu kadar tanıdık yüz görmek beni şaşırtıyor. Bu şehrin geri kalan 11 milyon 999 bin insanı nerede?
Kimliklerini, eskiden okuduğum büyük sosyoloji kitaplarında aramaya devam ediyorlar. Türkiye hâlâ, Doğu mu, Batı mı, Müslüman mı, laik mi, Avrupalı mı, Asyalı mı, içeride mi, dışarıda mı olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyor. Oysa ki, henüz yeni geldiğim Michigan'daki insanların bu tür varlıkbilimsel kaygıları yoktu. Hatta onlar başka birisinin kimliğini, bir gece için olsa bile, bir Cadılar Bayramı maskesi gibi takmaya çok hevesliler. Arjantinli (Tango öğrenerek), Kübalı (Salsa), hatta Orta Avrupalı (Polka için yeterli cesareti olanlar için) olmak isteyen insanlara yönelik sayısız kulüp var orada. Sonra, civarda Japon, Hint, Kore, İtalyan, Yunan, Lübnan, Etiyopya, New York, Viyana, Türk, Çin, Kaliforniya, İrlanda, Meksika ya da Amerikan mutfaklarının hepsinin tadına bakmanız mümkün. Hepsinin tadı az çok birbirine benzese de.
Michigan'daki Türk-Amerikan topluluklarına, kendi anavatanlarındaki seçim sonrası siyaset hakkında konuşmalar yapmak benim için güzel bir fırsat oldu. Irak'ta bulunan Amerika'yı desteklemek konusunda, hükümet mi orduyla yüzleşir, yoksa ordu mu hükümetle ve bu konu Kürt televizyon yayınlarına nasıl bağlıdır ve 20 yaşındaki kadınlar okulda biyoloji derslerine türbanla girebilir mi ve Rus doğalgazının fiyatı nedir gibi konulardan bahsettim. Kibarca dinlediler, ama molada kahvelerini yudumlayıp çikolatalı kurabiyelerini yerken, bütün bunların hepsinin benim uydurmam olabileceğine dair şüpheleri gözlerinden okunuyordu. Uzak diyarlarda, tek gerçek Türk olmak, benim şansımdı.
Türkiye'ye dönmek hakkında yazı yazarken, telefon çaldı ve hiç beklemediğim bir şekilde bana buraya ilk geldiğim günleri hatırlattı. Bu, 35'ten fazla yıl önceydi, İstanbul'un daha bir milyon nüfuslu bir şehir olduğu günlerde. Ben daha gençtim, ama İstanbul da sanki daha masum bir yerdi. Ben burada mutlu bir yıl geçirdim, ama babama iş veren, büyük Amerikan şirketi için o kadar da mutlu bir tecrübe olmadığını tahmin ediyorum. O günlerde 75 kuruşa bir ekmek alınıyordu ama Konya yakınlarındaki bir tuz gölünden kimyasal maddeler çıkartan bir firmayla ortaklık yapan bu şirketin o kadar bile kazandığını sanmıyorum.
Beni telefonla arayan, o Türk şirketin sahibinin oğluydu. Şirketin kısmeti değişmişti. İstanbul'un kendisi gibi, Alkim Alkali Kimya da zamanla büyümüştü. Reha Kora, bugün artık İstanbul Borsası'nda işlem gören bir şirketi yönetiyor. Bu şirketin, kaliteli kağıt üreten kardeş şirketi Alkim Kağıt ile birlikte, piyasa değeri neredeyse 120 milyon dolar. Alkim şirketi artık eski şirket binasına fazla büyük geliyor ve çocukluktan beri görmemiş olduğum Reha'nın beni arayıp bulmasının sebebi, Taksim'deki yeni binaya taşınmak için yapılacak kokteyle davet etmek.

O zaman daha inceydim
Güzel bir partiydi ama doğrusunu söylemek gerekirse kendimi biraz rahatsız hissettim ve kendime sürekli olarak bunun sebebinin ne olduğunu sordum durdum. Sebeplerden birini anlamak çok kolay. Reha bana, 1968 yılında onların evinde yemekte çekilen bir fotoğrafımı verdi. O zaman daha inceydim, evet, ama gözlerimi bu kadar açmış baktığımı veya bu kadar saçmasapan gülümsediğimi hatırlamıyordum. İkinci sebebi açıklamak ise daha zor:
Sanırım, hayatımın bir bölümünü, o kadar yıl önce Türkiye'yi ilk ziyaret ettiğim günleri anlamaya çalışarak geçirdim. Gazeteci olarak benim işim, belki asla tamamen anlamayacağım bir toplumun içine girmek. Yaşıtım olan Reha Kora, sahip olduğu bilgiyi daha pratik bir şekilde kullandı. 1960'lı yıllarda korunmuş bir iç piyasa için sodyum sülfat üreten Alkim, şimdi başarılı bir şekilde dünya ile rekabet ediyor. İyi günümdeysem, belki ilginç bir yazı yazıyorum, ama iki Alkim şirketi, 600 kişiyi tam zamanlı, daha fazlasını da dönemsel olarak istihdam ediyor.

Hükümete borçlarını ödetmiyor
Birçok partiye davet edilsem de, neredeyse hiçbir zaman bütün bir akşamı gerçek ekonomide faaliyet gösteren, yatırım yapan, işlerini genişleten ve insanların gerçekten istediği bazı şeyleri üretmek için rekabet eden insanların arasında geçirmedim. Reha Kora alçakgönüllü bir insana benziyor, ama büyümesinde kendisinin de çok katkısı bulunduğu, refah içindeki şirketi ile övündüğü konusunda hiç şüphem yok. Alkim, deterjan ve bardak üretiminde kullanılan kilit maddelerden birini üretiyor. Zarar edip hükümete kendi borçlarını ödetmek yerine yeniden yatırım yaparak büyüyor.
Değişiklikleri dramatize etmek benim işimin büyük bir parçası, ama Reha Kora'nın, kendisi de başarılı bir kimyacı olan annesi Şükran hakkında ne yazacağımı bilmiyorum.
Aile şirketinin başarısına rağmen, yıllar önce fotoğrafımın çekildiği aynı dairede oturmaya devam ediyor. Birçok Türk'ün, yabancıların ülkelerine gelmelerinin sebebinin bir Mevlevi ayini izlemek veya başka turistik bir mekân gezmek olduğunu düşündüğünden eminim. Eminim ki böyle yapan birçok yabancı da vardır. Ama sararan fotoğraftaki çocuğun gülümsemesine bakıyorum ve geri dönmek için daha iyi sebepler olduğunun farkına varıyorum.



BUSINESS




















İletişim Başkanı Fahrettin Altun'dan Amerikalılara FETÖ uyarısıCumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) ABD kamuoyu için oluşturduğu tehlikeye işaret etti.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber