Kötülüğün banalliği...

İMKB zararını kapattı. İngiliz konsolosluğunun yanındaki meyhaneler yine dolu. Gazetelere bakılırsa, bombalamalar artık eskimiş haber. Sanki bu olayların yarattığı en büyük psikolojik zarar, Beşiktaş ve Galatasaray'ın kilit maçlarını, tarafsız sahada yapmasıydı

Kötülüğün banalliği...





Hayatın normale döndüğünü söylersek yanılmış oluruz. Bir üzüntü ve şok duygusu kaldı. İnsanlar yeni bir güvenlik bilinci içinde hareket ediyor; diğerleri ise biraz tedirgin. Ama, HSBC'nin biraz ilersindeki İMKB zararını kapattı ve İngiliz konsolosluğunun yakınındaki meyhaneler yine dolup taşıyor. Sonuç olarak, belki de dört bombanın mantıksızlığı, onların aynı zamanda tek hayırlı yanıydı. Bunlar, o kadar zalimceydi ki, hiçbir geleceğe işaret etmiyorlardı ve tek başarıları, tüm inanç gruplarındakilerin, Tanrı'nın ismine leke sürdükleri konusunda hemfikir olmalarını sağlamaktı.
Bir ay sonra konuyu açtığım için özür dilemiyorum. Gazete başlıkları korkunç olayı Türkiye'nin 11 Eylül'ü olarak tanımladılar; bu da kasım ayındaki ikiz tarihlerin Türkiye'nin kendi geleceğini ve dünyanın geri kalanıyla ilişkilerini değerlendirmesi bakımından bir dönüm noktası olarak görüleceğinin göstergesi. Aynı zamanda, Amerika'nın doğu yakasındaki saldırılar, yoğun bir iç gözlem dönemini başlattı; benim Amerika'daki editörlerimden biri bunu 'navelgazing paralysis' (belki 'düşün düşün boktur işin' diye tercüme edilebilir) olarak tanımladı. Türkiye ise çabuk davrandı; önce yıkıntıyı temizlemek ve şüphelileri tutuklamak için; ama daha sonra da bir diğer adımı atmak için. New York Times, aylarca okuyucularına sadece saldırganları tanıtmak için değil, ama tek tek kurbanların kim olduğunu anlatmak için çabalamasıyla ünlendi. Türkiye, bombalama olaylarını unutmuş değil, ama bugünün gazetelerine bakacak olursanız, bunların artık eskimiş birer haberden ibaret olduğunu göreceğinizi sanıyorum.

Gördüklerime inanamadım
Bütün bunların iyi bir yönü var. Türkiye istikrarsızlığı anlıyor. Hayatın devam ettiği dersini öğrendi. Aynı zamanda, bu toplumun başarılı olmadığı şeylerden birinin, sorunları üzerine düşünmek olduğundan endişe ediyorum. Benim içinde yaşadığım şehrin ortasında, kamuoyunu polarize etmek ve Türkiye'yi geleneksel müttefiklerinden ayırmak amacıyla çok dikkatlice planlanmış mekanlarda dört dev patlama yaşandı. Birçok kişi öldü, daha fazlası da yaralandı. Buna rağmen, geçen gün gazeteleri okurken, gördüklerime inanamadım. Sanki bu olayların yarattığı en büyük psikolojik zarar, Beşiktaş ve Galatasaray'ın kilit maçlarını, İstanbul'daki stadyumlarda değil, tarafsız Alman toprağında yapmasıydı.
Dahası, bunun "gerçek" sebebinin, kalabalık bir futbol stadyumunun gelecekte bir saldırıya hedef olup olmayacağını araştırmanın mantıklı olacağı, ya da Chelsea hayranlarının İstanbul'daki bir maça gelmesi için İngiliz konsolosluğunun, neredeyse bir Normandiya çıkartmasına hazırlanır gibi hazırlanması gerektiği ve bu konsolosluğun bin parçaya bölünmüş durumda olduğu, hatta Avrupa futbol kulüplerinin aslında büyük ve açgözlü işletmeler olması yüzünden, insanların bomba attığı bir şehirde maç yapılmasını sigortalamak bakımından değerlendirildiğinde bunun pahalıya patlayacağından dolayı, uzak durmak için ekonomik baskı altında oldukları değildi. Hayır, yabancı kulüpler kaybetmekten korktukları için profesyonel faul yapıyordu ve rakiplerinin taraftarları önünde futbol oynamaktan kaçıyorlardı.
Halbuki, aynı zamanda, Musevi olan Türk vatandaşları da, normal ibadet yerlerinde dua etmekten korkuyordu. Onlar, cumartesi dualarını Almanya'da değil, gizli mekanlarda gerçekleştiriyordu. Bence bunun, Türk kamuoyu için, bir futbol maçının nerede yapıldığından daha önemli olması lazım.
Bombalama olayından sonraki en ciddi kamuoyu tartışması, intihar saldırılarını yapanların, bu ülkenin vatandaşları olmaları ve bir şekilde insancıl bir din adına, insanlık dışı bir saldırı gerçekleştirmeleri konusunda yapıldı. "İslami terörizm diye bir şey var mı?" diye sordu köşe yazarları, ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, İslam'da insanları şiddete iten bir şey var mı? Verdikleri cevap, ki haklılar, "Hayır" oldu. Bu saldırıları planlayıp, gerçekleştiren bir din değil, bir grup insandı.
Eğer bu tartışma sadece Türk toplumunu, kendine yaptığı saldırılardaki suçluluk duygusundan arındırmak için yapılıyorsa, bence bu yanlış tartışma. Asıl, bu insanları motive eden İslam değilse, bunun ne olduğunu anlamak gerekiyor.

İngilizleri de sevmezlermiş
Bu gazetede, bombacılardan birinin ailesinin sesini duyduğumuz, bu aile fertlerinin HSBC bankasına minibüsü süren babalarıyla ilişkilerini anlattıkları, gerçekten mükemmel bir gazetecilik örneği yayımlandı. Adamın oğluna göre, ailece Musevileri pek sevmezlermiş, hatta pek değil, hiç sevmezlermiş. Neve Shalom ve Beth İsrail dışındaki bombalama olayları evde fazla tepkiye sebep olmamış. "Zaten Kuran - ı Kerim'de Yahudileri dost edinmeyin diyor." İngilizleri de pek sevmezlermiş.
Bir parça ırkçılık, gerçek bir adaletsizlik duygusu ve belki zımbalanarak bir araya getirilmiş bir dünya görüşü ile inançlarınızın derinliğini kanıtlamak için patlayıcıyla dolu bir minibüsü, kendi hayatınızı ve başkalarının hayatını almak pahasına, bir binaya doğru sürmek arasındaki korkunç uçurumu anlayıp aşmaktan başka bir şey kalmıyor bize.
Bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken, ailenin kızının, annesinin artık sahip olduğu 'psikolojik rahatsızlığı' dile getirdiği cümleydi. Annesi, babasının yokluğundan acı duyuyormuş, çünkü ikisi arasında 'iyi bir muhabbet' varmış. En azından yüzeyde, ailenin kızı, kendi kendini tahlil edişin veya psikolojik iç gözlemin dilini kullanıyor ve bunu korkunç bir tahribata sebep olmak için gerekli altyapıyı destekleyen bir sevgiyi tanımlamak için kullanıyor. Sosyal felsefeci Hannah Arendt'in, Nazi toplama kamplarını yöneten adamın duruşması için yazdığı ünlü bir makale var. Adamın, ne kadar kötü biri olduğu değil, sıradanlığı şok yaratmıştı. Yazının adı "Eichman Kudüs'te: Kötülüğün Banalliğinin bir Raporu."

'Düşünememe becerisi'
Arendt, o ünlü duruşma sırasında Eichman'ı şöyle tasvir ediyordu: "Davranışında insanın fark edebileceği tek belirgin özellik, fazlasıyla olumsuz bir şeydi: Aptallık değildi de, garip ve gayet inandırıcı bir düşünememe becerisiydi."
Birinin bunu söylemesi lazım. Bir şehir bu kadar büyük bir nefret gösterisiyle karşılaştıktan sonra, bir futbol maçı yüzünden endişelenmek, biraz banalliğe kaçmak oluyor. Türkiye elbette ki, kendi 11 Eylül'ünün ardından, dış dünyanın nasıl davrandığını göstermek zorunda. Ama Türkiye, kendisine ait olana da ilgi göstermeli. Ölen insanların isimlerinin yanına birer çehre ekleyebilir miyiz, mesela karşıda çalışan dönercinin ve bütün diğerlerinin ailelerine iyi bakıldığından emin olabilir miyiz? Chelsea ve Juventus'un İstanbul'a gelmemesinden dolayı öfke duyanlar, Cumartesi günü sinagoglara kadar yürüyüp -bir elin parmaklarını geçmeyecek kadarı yeni açıldı yurttaşları dua ederken onları orada dışarda beklemeli ve neden bekledikleri sorulduğunda da şöyle cevap vermeliler: Seviyoruz onları, hem de çok.



BUSINESS















16 Eylül 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber