Yılın adamı

Yılın adamı




Time dergisi için çalıştığım halde, bu konuları bulup çıkardıkları toplantılara katılmadım, ama yine de nasıl işlediklerini hayal edebiliyorum. Sabahın erken saatlerinde başlıyor. Herkes upuzun bir masanın etrafına toplanmış; sonra da uzun, çok uzun bir sessizlik oluyor. Sonunda, odanın dip köşesinden bir ses duyuluyor. "Winston Churchill?" Bu öneriyi onaylayan çok hafif bir mırıldanma duyuluyor, ama sonra su bidonunu değiştirmekte olan ofisboy, bir parça fazla yüksek sesli bir şekilde fısıldıyor: "O ölmemiş miydi?" Ve sonra sessizlik tekrar başlıyor.
"Su tesisatçım, öğlen yemeği saatinde geleceğini söyledi. Özellikle o gelecek diye eve koştum. Kapımın önünde beni bekliyordu" diye öneriyor birisi. "Ben oyumu ona veriyorum" diyor onun yanında oturan. "Bu inanılmaz bir şey" diyor bir başkası. "Sorun da bu zaten" diyor editör. "Fazla inanılmaz bir şey." Sonra ekliyor: "Aslında benim de bir saat sonra öğlen yemeğinde birisiyle buluşmam lazım. Neden George Bush'ta anlaşmıyoruz? Onu seviyoruz, ondan nefret ediyoruz; ama yılın adamı yine de o!" "2000 yılında da onu seçmemişler miydi?" diyor suyun yanında duran ofisboy. Ve sessizlik yine devam ediyor.
Bu sahneyi hayal edebilmemin sebebi, her yıl kendi kendimle aynı şekilde tartışıyor olmam. Yılın Türk adamı veya kadını kim? Bir yıl, 31 Aralık'ta o kadar büyük bir umutsuzluğa düşmüştüm ki, bu ödülü 'Susurluk'taki 'yılın kamyonu'na vermiştim. 1997'de ise, Güneydoğu'da yaşayan ve bir televizyon programında, aldığı eğitimin ne kadar kötü olduğundan şikâyet eden Fatma Özmen'e lâyık gördüm. Hayattaki amacı İdil'in Kaymakamı olmaktı, ama bir iş bulabileceğinden bile emin değildi.
Bu meslekte Çetin Altan kadar eski değilim (bunu iltifat olarak söylüyorum), ve dünkü yazıdan daha bile eski bir yazının tozunu alıp Türk politikasındaki yelkovanın inanılmaz derecede yavaş hareket ettiğini kanıtlayamıyorum. Arşivimi karıştırırken, Türkiye'nin 1996'nın sonunda çıkardığı hedefler listesi gözüme çarptı. Bu listesinin nasıl bir şey olduğunu açıklayayım. Büyürken kendim için yeni yıl hedefleri belirleme geleneğinin, Türkiye'de olmadığını duyunca şaşırmıştım. Bu hedefler, gece yarısı olurken, insanların son derece samimi bir şekilde kendilerine verdiği sözlerdir; sigarayı bırakmak veya kilo vermek gibi. 3 Ocak'ta hepsi unutulur.

Bedeli ağır oldu
Türkiye'nin eski listesinde, Türk Telekom'u özelleştirmek, Güneydoğu'ya yatırım ve enerji boru hatları döşemek yer alıyor. Ayrıca 'insan hakları bakımından ilerleme kaydetmek ve Susurluk tarzı yolsuzluğu sona erdirmek' de var. Bu hedeflerde bazı başarılar yaşanmadı değil. Sadece, her şey o kadar çok zaman aldı ki. Hedeflerden biri 'Enflasyonu kontrol altına almak'tı; ama bunun bedeli, çok ağır oldu. Son madde, 'Kıbrıs sorununu çözmek'ti. Bu beş yıl önce yapılsaydı, Türkiye'nin bugün nerede olacağını bir hayal edin.
Türklerin yıl için kendilerine hedef belirlemiyor olmasının sebebinin, kendileri yerine, sözlerinde durmayan hükümetleri seçmeleri olduğuna karar verdim. Dolayısıyla, 2003'ün sonunda da kendimi masa başında oturmuş, Yılın Adamı veya Kadını'nın kim olduğu konusunda düşünürken buldum. Tesisatçı iki gün geç gelmişti, o yüzden o aday bile olamayacaktı. Uzan ailesi, gelecek nesiller için örnek kişiler listesinin en üst sıralarındaydı. Diğerleri ancak milyonlarca doları gasp ederken, onlarca milyar doları cebe indirmeyi başarmıştı. Ama sonra Time'ın kötü adamları seçmediğini hatırladım (en azından 1938'de Hitler'i seçtiklerinden beri). Sanırım tiraj için çok iyi olmuyor. Ne yapalım, diye düşündüm, "Türk Annesi"ni veya "Türk İşkembe Çorbası Derneği Başkanı"nı seçebilirdim, ama en iyisi Tayyip'i seçeyim diye karar verdim. Geçen yıl, gücünü iyice sağlamlaştırmıştı. Türkiye'nin geleceğini ellerinde tutan o.
Düşündükçe bu fikir bana daha da iyi göründü. 1994'te Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda, Economist dergisinde yazıyordum ve üst düzey editörlerimden biriyle onu görmeye gittim. Soğuk davrandı, yanımızda çok rahat değildi ve açıkçası ondan biraz korktuk. İngiliz hükümetini, Londra'nın merkezindeki camide ezan okunmasına izin vermiyor diye yerden yere vurdu ve sonunda durumun böyle olmadığını savunmaktan vazgeçtik. "Söylediği o saçma sapan şeyleri aslında söylemek istemedi" diye editörümü ikna etmeye çalıştım. "Kendilerini bu tür şeyler söylemek zorunda hissediyorlar."

Görünmek işin yarısı
Tayyip'i tekrar gördüğümde, Çırağan Oteli'ndeki bir odada Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) İstanbul'daki toplantısı için gelen ziyaretçileri ağırlıyordu. Çok başka bir insan gibi görünüyordu. Sakindi, kendisini Avrupa'nın demokratik politika geleneğine uyan birisi olarak göstermek için çaba sarf ediyordu. "Belki de takkiyedir," diye düşündüğümü hatırlıyorum, ama uçurumun kenarında tek parmaklarıyla asılı olsalar bile demokratikmiş gibi görünmeyi başaramayan politikacıları hatırladım. Demokratmış gibi görünmek bile savaşın yarısını kazanmak demekti.
Erdoğan ve meslektaşları sadece yeni bir parti değil, aynı zamanda Türk seçmenlerin büyük çoğunluğunun desteklediği bir parti kurmayı başardı. Bu parti, Meclis'te çoğunluk olmanın rahatını yaşıyor. Yeni yılda sadece hedefler belirlemekle yetinmeyip, gerçekleştirme şansına da sahip.
Bu, vatandaşlarının yaşam kalitesini geliştirmek için büyük bir adım atmaya çalışan Türkiye için çok önemli. Güçsüz bir parti içinde kendi güçlerini sağlamlaştırmak için o kadar çok çaba gösteren, o kadar çok politikacı oldu ki, onlar başkalarının adına bu makamda olduklarını, başkalarının onlara güvendiğini hatırlamadılar bile.
Erdoğan'ı eleştirenler var. Ona getirilen en ciddi suçlama, Türkiye'nin yüz yüze olduğu sorunları çözecek yeteneğinin olmadığı. Öve öve bitiremeyenlerin ettikleri en büyük iltifat ise, zorlukları aştığı ve büyük değişiklik yapabileceğini gösterdiği.
Türkiye sadece Avrupa'ya değil, kendini tehdit altında gören ve geleceğinden endişe eden bir Avrupa'ya dahil olmaya çalışıyor. Bir ay önce bile yazmayacağım, en azından o korkunç patlamalar İstanbul'u sallamadan önce yazmayacağım bir şey, büyük öngörüsü olan bir Türk liderin sadece kendi ülkesinin geleceğini değil, Avrupa'nın da geleceğini değiştirebileceği zamanın gelmiş olduğu. Bu, küçük adamların zamanı değil. Ama elbette, Fatma Özmen'e soracak olursanız, hiçbir zaman değildi. Onun hakkında bir yazı yazdığım zaman daha 15 yaşındaydı. Acaba onun hayatında neler oldu?




BUSINESS


















Kadın muhabir canlı yayında cinsel tacize uğradıABD’nin Georgia eyaletinde gerçekleşen bir 10 kilometre yarışını sunan kadın muhabir, yarışçılardan birinin cinsel tacizine maruz kaldı.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber