Yoksulluk işte böyle bir şey

Kurtlu elma kıymete bindi





Gazetelerde, rekolte yüksek olduğu için fiyatının düştüğünü okuduğum antepfıstığı kuruyemişçilerde 10 milyon liranın üzerinde fiyatla satılıyor. Ataköy'deki kuruyemişçide 'Siirt fıstığı 15 milyon TL', 'antepfıstığı 14 milyon TL' yazılı etiketleri görünce dayanamayıp 'Çok pahalı değil mi?' diye sordum. Aldığım cevap şaşırtıcıydı. Kuruyemişçi "Abi" dedi, "Biz her malın iyisini satarız. Gaziantep kavurması satmayız. Bizim sattığımız fıstık İstanbul kavurmasıdır. İstanbul kavurması, Gaziantep kavurmasından 3 milyon lira daha pahalıdır."
'Olur mu öyle şey' diye itiraz ettim. 'Ha İstanbul'da kavrulmuş ha Antep'te, ne farkeder ki? Atrium Çarşısı'ndaki Ergin Kuruyemiş anlattı.. "Antep'te önce ıslatıp sonra kavururken asit kullanıyorlar. Asit kullanınca hem rengi daha kırmızı oluyormuş hem de fire vermiyormuş. İstanbul kavurmasında asit kullanılmadığı için fire çok oluyor. Hem bizim sattığımız fıstık pense ile sonradan elde çıtlatılmış fıstık değil. Dolgun olduğu için dalında kendiliğinden çıtlamış fıstık."

Türkiye liderliği kaptırmış
Kuruyemişçinin anlattıkları kafamı karıştırdı. Antep'i, Urfa'yı, Adana'yı aradım. Efendim, 40 - 50 yıl önce dünya piyasalarında antepfıstığının kralı Türkiye imiş. Türkiye fıstıkta o kadar ilerlemiş ki Şam fıstığı diye bilinen fıstık, antepfıstığı diye anılmaya başlanmış. Ama, Türkiye krallık tacını korumayı başaramamış. Bir zamanlar fıstık ihraç ettiğimiz ABD fıstık bahçeleri kurarak, dünya pazarlarında bize rakip olmuş. 'Mollalar' diye küçümsediğimiz İran ciddi çalışmalar yaparak dünyada en çok fıstık yetiştiren ve ihraç eden ülke olmuş. Bugün İran yılda 150 bin ton fıstık yetiştirirken, bir zamanlar müşterimiz olan ABD'nin üretimi 75 bin tona çıkmış. Bizim yıllık üretimimiz ise ortalama 50 bin tonda kalmış.

'Zararsızdır' diyorlar
Son yıllarda sulanan arazilerin artışı ve sanayileşme ile birlikte başka gelir kapıları da açılmış ama fıstık, Gaziantep ve Şanlıurfa köylerinde hâlâ çok önemli bir gelir kaynağı. Ülkemizde üretilen fıstığın yüzde 75'i bu iki ilimizde yetiştiriliyor. Gaziantep ve Urfa ile yaptığım görüşmelerde asit konusunda net bir bilgi alamadım. Anladığım kadarıyla dalından toplandıktan sonra fıstık işlenirken kullanılan bir asit var. Fakat Güneydoğulular bu asidin zararsız olduğunu savunuyorlar. Bizim fıstığın en önemli sorunu aflatoksin. Hasattan sonra toprağa serilerek kurutulan fıstıklarda aflatoksin denen küfler oluşuyor. Bu küflerin salgıları da insanda karaciğer kanserine neden olabilen etkiler yaratıyor.

Fıstıkta Asur teknolojisi
Aslında, antepfıstığında da aflatoksin oluşmasını önlemek zor değil. Fıstık, Asurlular döneminde olduğu gibi toprağa yayılıp açık havada kurutulunca küfleniyor. Halbuki toprağa serilmeden tahta kerevetlerde ya da beton zeminlerde kurutulsa ve kurutulurken günde iki kere karıştırılıp havalandırılsa aflatoksin oluşması büyük ölçüde önlenecek.
Tabi en iyisi tüm tarım ürünlerini ve fıstığı da fırınlarda kurutmak. Ama, Güneydoğulu üretici fıstığını hâlâ 3 - 4 bin yıl önceki Asur teknolojisi ile toprak üzerinde kurutmakta ısrar ediyor.
Toprak üzerine serilerek kurutulan Güneydoğu fıstığı aflatoksinli olduğu için, ihraç edildiği ülkelerden sık sık geri çevriliyor. Ancak, yurtdışından iade edilen aflatoksinli fıstıklar, iç piyasada rahatlıkla satılabildiği için üretici ve ihracatçı bu işten pek fazla zarar görmüyor. Tüketici de durumu farketmiyor bile.

Üniversite görevini yaptı
Artvin ve Hakkari'den, Çanakkale'ye kadar geniş bir alanda yetişen antepfıstığı, Güneydoğu'nun çorak ve kurak topraklarında cankurtaran simidi gibi bir şey. Kireçli, kayalık, meyilli susuz topraklarda yetişen yabani menengiç ağaçları aşılanarak antepfıstığı yetiştiriliyor ve önemli bir gelir elde ediliyor. Ama, Asur teknolojisi aşılıp çağdaş teknolojiye geçilemediği için Türkiye dünya pazarlarında bir türlü söz sahibi olamıyor, üretici fukaralık çemberini kıramıyor.
Gaziantep Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi 1993 yılında fıstık işleme makinesi geliştirmiş. Bu makine yıllarca Güneydoğu Birlik'te kullanılmış. Güneydoğu Birlik, bugün batma noktasında olduğu için fıstık alıp işleyemiyor ve bu makine de çalışmıyor. Bilim adamlarımız çalışıp çağdaş teknolojinin nimetlerini halkımızın hizmetine sunmuş ama, Güneydoğu fıstık işletmeleri üniversitenin geliştirdiği teknolojiyi kullanmak yerine hâlâ babadan dededen gördükleri usullerle fıstık işlemede ısrar ediyorlar. Geleneksel işletmelerde yeteri kadar kurutulmayan fıstıklar da küflenme görülüyor. Halbuki üniversitenin geliştirdiği teknoloji ile işlenip buharla kurutulan fıstıkların kalitesi çok daha yüksek oluyor.

AB'ye az tuzlu bize çok tuzlu
Güneydoğu fıstığında tuz standardı yok. Güneydoğu'daki fıstık işletmeleri yurtiçine satacakları fıstıkları bol bol tuzlarken, ihraç edilecek fıstıkları daha az tuzluyorlar. Bu işletmeler, tuzlayıp kavurdukları fıstıkları, üst üste yığarak yavaş soğumaya bırakıyorlar.
Bilim adamları ise kavrulan fıstığın, soğutma tünellerinden geçirilerek 5 dakika içinde soğutulmasını öneriyorlar ama dinleyen kim?.. Türkiye'de satılacak fıstıklar 60 kiloluk bez veya 100 kiloluk jüt çuvallarda pazara sunulurken ihraç edilecek fıstıklar 10'ar kiloluk teneke kutulara konduktan sonra, içinde iki teneke kutunun bulunduğu 20 kiloluk karton kolilerde pazara gönderiliyor. Teneke kutu ve karton koli içindeki fıstık, sevkiyat ve depolama sorunlarından çok daha az etkilenerek kalitesini koruyor. Yurtiçinde çuval veya bez torbalarda satılan fıstıklar ise her türlü kötü çevre koşullarından etkilenerek kalite ve lezzet kaybına uğruyorlar.
Özel fıstık depoları bulunmayan Güneydoğu'da evlerde merdiven altında, ahırlarda, boş duran dükkânlarda, inşaatlarda saklanan fıstıklar, kalitesini ve lezzetini kaybediyor.

Zeytin fıstığa rakip oldu
Fıstık yetiştiren üretici de işleyen sanayici de kendini yenileyip çağdaş teknikleri kullanmadığı için düzenli ve yeterli kazanç elde edemiyorlar. Dünya pazarlarında İran fıstığı sürekli gelişme gösterirken, bizim fıstığın pazar payı geriliyor. Çünkü İranlı üretici tüp fidan kullanarak daha verimli ağaçlar yetiştirirken bizim üretici aşılı tüp fidana itibar etmiyor. İranlı üretici sulamaya önem verirken bizimkiler sulama ile uğraşmak istemiyor. Fıstık ağacı bir yıl meyve verip bir yıl vermiyor. Bu nedenle üretici her yıl düzenli bir gelir elde edemiyor. Halbuki TİGEM'e bağlı Ceylanpınar işletmesinde yapılan araştırmalar damla sulama yapıldığında fıstık ağacının her yıl meyve verebileceğini gösteriyor. Aşılı tüp fidan kullanıldığında ise fıstık ağacı 15 yaşında değil 5 yaşında meyve veriyor.
Tüm bu işlerle uğraşıp daha çok gelir elde etmek için çaba göstermeyen Güneydoğulu üreticiler son yıllarda zeytin yetiştirmeye yönelmişler. Zeytinin fıstıktan daha çok kazandıracağını düşünerek yer yer fıstık bahçelerini zeytin bahçesine çevirmeye başlamışlar. Fıstık ağacı ancak 15 yaşında meyve vermeye başlıyor. 30 - 40 yaşındaki fıstıkların yerine zeytin dikileceğine, fıstık işleme yöntemleri iyileştirilerek kalite yükseltilse kazanç artacak. Ama bunu yapmıyorlar. Zeytine ve zeytin ağacına da fıstık ve fıstık ağacı gibi kötü muamele yaparlarsa yine para kazanamayacaklarını unutuyorlar.

4 kişilik aile. Çoluk çocuk büyük bir mermerin etrafında toplanmışlar. Ellerinde çekiç... Fıstık çıtlatıyorlar. Kuruyemişçiden antepfıstığı alırsınız ya. Ucu açıktır, gerisi kapalı. İşte 4 kişilik aile bunu yapıyor. Dalında çıtlamamış olan fıstıkları çıtlatarak para kazanıyorlar. 25 kilo fıstık bir çeki. Bir çekiyi kırmanın ücreti ise 1.5 milyon lira. Bir aile, ana, baba, çoluk çocuk günde 3 çeki kırabiliyorlar. 75 kilo. Karşılığı 4.5 milyon lira. İşte yoksulluk bu demek.

Güvenli gıda köşesi
Zengin ülkelerde şimdi ekolojik gıda modası var. Temel sorunlarını çözüp, kişi başına 20-30 bin dolar milli gelir düzeyine ulaşan zengin ülkelerin insanları, şimdi yedikleri içtikleri gıda maddelerinde çok titizleniyorlar.
Tarım ilacı ve suni gübre kullanılmadan yetiştirilerek 'ekolojik' olarak tanımlanan gıdaları tüketmek istiyorlar. Yeryüzünde insanoğlunun nüfusu artıyor. Ama bu insanları beslemek için tarım yapılan alanların yüzölçümü artmıyor. Bu nedenle tarım alanlarında verimliliği artırmak için sürekli yeni teknikler geliştiriliyor. Bitki ve hayvan hastalıklarını önlemek için tarım ve veteriner ilaçları, verimi artırmak için de çeşitli fenni gübreler ve kimyasal ilaçlar kullanılıyor.
Üretimi artırmak, hastalıklardan doğan kayıpları azaltmak için ahırlarda ve tarlalarda kullanılan kimyasal girdilerin ve ilaçların çeşitli sakıncaları olduğu ise zamanla ortaya çıkıyor.

Mucize ilaç DDT yasaklandı
Örneğin 1940'lı yıllarda mucize ilaç olarak her yerde bol bol kullanılan DDT'nin çevreye ve insan sağlığına çok zararlı olduğunun anlaşılması için uzun zaman geçti. Böcek öldürmekte kullandığımız DDT'nin, gıdalarla insanlara ve hayvanlara geçerek önemli hastalıklara yol açtığı, ancak 20 yılda anlaşıldı ve DDT yasaklandı.
DDT ve benzeri olaylardan ders alan gelişmiş ülkelerde çevreyi koruma kavramı gelişmeye başladı. Gıda üretimi ve tüketimi sıkı bir denetim altına alınarak, uyulması gerekli sağlık standartları oluşturuldu. Tarlada ve ahırda ya da gıda üretilen işyerlerinde tüketilen kimyasal maddelerin kullanımı sıkı kurallara bağlanarak, insan ve hayvan sağlığı koruma altına alındı. 'Çevre Koruma' ve 'Gıda Güvenliği' kavramları gelişti ve yerleşti.
Ağır cezaların ve sıkı denetimlerin etkisi ile zengin ülkeler gıda güvenliğini sağlamayı başardılar. Artık bu ülkelerde boyalı zeytin, aflotoksinli baharat ve kuru yemiş, sulu kıyma satılamıyor, satmaya çalışanlar pişman ediliyor.

Ekolojik tarım fırtınası
Gıda güvenliği sorununu çözen gelişmiş ülkelerde sıra 'Ekolojik Gıda'ya geldi. Şimdi bu ülkelerin insanları güvenli gıda ile yetinmiyorlar, suni gübre ve tarım ilacı kullanılmadan üretilen 'ekolojik' gıdaları tüketmek istiyorlar. Bu gıdaları üretmek için de 'ekolojik tarım' teknikleri geliştiriyorlar.
Bu gelişme öyle bir boyuta vardı ki, Alman marketlerinde kıpkırmızı iri elma 1 marka satılırken, yamru yumru hatta kurtlu elma 2 marka satılmaya başlandı. Çünkü suni gübre kullanılmadığı için çok irileşmeyen, tarım ilacı kullanılmadığı için de kurtlanan elmanın çok daha sağlıklı ve besleyici olduğu fark edilmişti.
Şimdi AB ülkelerinde ekolojik gıda fırtınası esiyor. Fransız hükümeti, ekolojik tarım tekniklerini geliştirmek için önümüzdeki 5 yılda 50 milyon euro harcamaya hazırlanıyor. Marketlerde ekolojik gıda satılan köşeler açılıyor. Geleneksel gıdalara göre çok daha pahalı olan ekolojik gıdaların satışı hızla artıyor.
Henüz geleneksel gıdalarda gıda güvenliğini sağlayamayan ülkemizde de ekolojik gıda merakı başladı. Şimdi bizim de ekolojik tarım yapan, ekolojik gıda üreten firmalarımız var. Geçen hafta İstanbul'da 'Ekolojik Ürünler Fuarı'nın üçüncüsü açıldı. Çok sayıda firma bu fuarda ürünlerini teşhir etti ve çok sayıda ziyaretçi geldi.
Sosyoloji öğretmenimiz rahmetli Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, bize az gelişmiş ülkelerin ikili (düalist) bir yapıya sahip olduğunu öğretmişti. İşte size ikili bir yapı örneği. Gıda güvenliğini sağlayamamış olan ülkemizde bir yanda hileli ve bozuk gıdalar serbestçe satılırken, diğer yanda ekolojik tarım yapılıyor ve ekolojik gıda üretimi ile ihracatı hızla artıyor.



BUSINESS


Başekonomistler, 'kriz ve kaos kapıda' diyor!
Felaketin reçetesini yazabilir misin?
'Bu kaça' diye soranı atölyeden kovuyor
'Yerli Malı Haftası'nı 70 yıl sonra Almanya'ya ihraç ettik
23 firma yer aldı, 90 yatırımcı sırada
İlk parasını deve güreşinden kazandı
Antepfıstığı hâlâ Asur'dan kalma teknolojiyle kurutuluyor
Türk sinemasına yatırım yapmanın tam zamanı
Hâlâ neşeli, hâlâ muzır
Fakir şirketlerin zengin patronları 'etik'ten söz edemez
Serbest bölgelere stopaj şoku
Sualtı ona ilaç gibi geliyor
Zeki Sayın Merkez Bankası'na mı gidiyor?
'Gölgelerin Gücü' İngilizler'in elinde
Bill Gates'in ortağı 'uzaylı' peşinde
Bu dizeller çevre dostu
Aşkolsun!
Bu telefonlar kıvır kıvır...
Şampanya değil çikolata

21 Eylül 2019 Magazin Bülteni21 Eylül 2019 Magazin Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber