SiyasetRSS
24.04.2010 - 00:23

Ermenilerin 24 Nisan acısını paylaşıyorum!

Sitene Ekle

Bugün 24 Nisan.  95 yıl önce, 1915 yılının 24 Nisan günü Osmanlı devletinin kepaze sayfalarından biri, iktidar partisi İttihat Terakki tarafından yazılmaya başladı.
Osmanlı Ermenileri yüzyıllardır yaşadıkları, doğup büyüdükleri Anadolu’da, kendi topraklarında ve kendi devletlerinin elinde büyük acılar yaşamaya, köklerinden koparılmaya, kıyıma uğratılmaya, izleri silinmeye başladı.
Tarihin bu sayfalarına kimi tehcir, kimi trajedi, kimi kıyım, kimi soykırım, kimi büyük felaket diyebilir.
Ama inkar edemez.
Osmanlı devletinin 1915’den başlayarak yüzbinlerce Ermeniye karşı işlediği ‘insanlık suçu’nu inkar etmek de, böylesine korkunç bir suça hâlâ kulp takmaya kalkışmak da ‘suça iştirak’tır.
Biliyorum, şimdi kulağıma çalınan o sesleri. Türkler, Müslümanlar hiç acı çekmediler mi? Balkanlar’da, Kafkaslar’da köklerinden koparılmadılar mı? Kitleler halinde sürülmediler mi? İzleri silinmedi mi?
Elbette bu acılar da yaşandı.
Anadolu’da Türklerin de, Kürtlerin de, Alevilerin de tarihin derinliklerinden bugünlere kadar gelen büyük acıları var.
Ayrıca hangi ülkenin, hangi ulusun tarihi sadece güzel sayfalardan oluşur ki?..
Ama bugün 24 Nisan!
Ermenilerin, Ermeni ulusunun bu topraklarda yaşadığı trajik acıları anlatan gün.
Durun, önce Ermenilerin 24 Nisan acısını paylaşalım. Onların acısını bir an yüreğimizde, içimizde hissetmeye çalışalım. Ermenilerin yasını bir an için biz de tutalım.
Ne kaybederiz ki?..
İnsanlığın, insanlığımızın gereğini yapmış oluruz, o kadar.
Böyle bir tavır, yani acıyı paylaşmak, başkalarının çektikleri acıları unutmak değildir ki.
2008’in Eylül ayında, Erivan’da yaşadığım o heyecan dolu günü anımsıyorum.
Soykırım Anıtı’nın önünde bir süre sevgili Hrant’la başbaşa kalmıştım. Beni bu anıta onun acısı getirmişti.
Sabah vaktiydi. Güneş yeni doğuyordu. Ağrı Dağı, Ararat sislerin içinde soylu, zarif zirvesini bir gösteriyor, bir saklıyordu.
Sabahın tertemiz sessizliğinde üç sap beyaz karanfili anıta koyarken sevgili Hrant’ın sesi kulağıma çalınmıştı:
“Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim.”
Ve kulağıma fısıldamıştı:
“Atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kiminiz ‘katliam’, kiminiz ‘soykırım’, kiminiz ‘tehcir’, kiminiz ‘trajedi’ diyorsunuz. Atalarım da Anadolu deyimiyle ‘kıyım’ derdi.
Bir devlet kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden, kök saldığı ortamlardan söküp, bilinmez bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk büyük bir bölümüyle yok oluyorsa, bugün bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir?
‘Buna soykırım mı desek, göç mü desek?’ diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde mahkum edemeyeceksek, soykırım yerine tehciri ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle, insan oluşumuzla ilgili onurun hangi parçasını kurtarmış olacağız?”(*)
Evet, insan oluşumuz...
Bütün mesele bu. Zor mu insan olmak, insani duyarlığı içinde taşımak? İnsan olan, bütün bu acıları kendi içinde, kendi yüreğinde hisseder, paylaşır.
Daha önemlisi, acıları birbiriyle mukayese etmez. Herkesin tarihten, bugünden gelen meşru, haklı acıları vardır.
Ve bunları karşılaştırma gayreti, tarihin sayfalarından barış değil düşmanlık çıkartır.
Bazı acıları inkar etmek yerine, görmezlikten gelmek yerine, herkesin acısı kendine demek yerine, bir kez daha yineliyorum, doğru olan acıları paylaşmaktır, paylaşmayı öğrenmektir.
İnsanlığın da, barışın da gereği budur.
Hem birey olarak, hem devlet olarak Ermenilerin 24 Nisan acısını artık paylaşmalıyız.
Ben paylaşıyorum Hrant kardeşim, seni gerçekten özledim, rahat uyu.


* Hrant Dink; İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu; Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, Haziran 2008, s.75.


Yazarlarda Ara
Bul
Hangisi Canan Tanın kitaplarından değildir?
©Copyright 2010 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.