Pazar

18.10.2008 - 01:00 | Son Güncelleme: 18.10.2008-17:56

Erzurum’u sevmeyen dağa çıksın

“Mahalle baskısı” kavramı Erzurum’da “kent baskısı”na dönüşmüş durumda. Eğer “günah işlemek” istiyorsanız bunu kentin herhangi bir yerinde yapamazsınız. Tek yol, asiler gibi “dağa çıkmak”; yani Palandöken’e gitmek

Sitene Ekle
Erzurum’u sevmeyen dağa çıksın

KADRİ GÜRSEL kadri.gursel@milliyet.com.tr

Geçen ramazanda “politik turist” olarak Erzurum’da birkaç gün geçirdim. Tabii ki ramazan, Türkiye’nin taşrasında “seferi” olmak için en kötü aydır ama ben de zaten özellikle bu ayı seçtim... Maksadım, ramazanda durumun koyu muhafazakar bir taşra kentinde “seferi”ler için daha ne kadar kötüleştiğini tespit etmekti. AKP iktidarının hararetle ve sistemli olarak teşvik ettiği aşırı muhafazakarlaşmanın taşra ramazanlarını bir seferi cehennemine çevirmekte olduğu yolunda duyumlar alıyordum çünkü.
Erzurum’dan döndüm, Şeker Bayramı’nı (Rengimi de belli etmiş oluyorum böylece) geride bıraktık ve aradan geçen zamanda yedikleri cağ kebaplarıyla kadayıf dolmalarının Erzurumluların farklı olana tahammül gücünü artırdığını varsayarak, ramazanda veya sair zamanda bu kenti ziyaret edecek olan “seferi mezhebi”nden olanlara mesajımı hemen veriyorum:
Mesajım, “Erzurum’u sevmeyen dağa çıksın!” şeklindedir.
Çünkü literatüre “mahalle baskısı” olarak giren fenomen Erzurum’da “kent baskısı” düzeyinde tezahür ediyor! Hal böyle olunca kentteki “daha liberal” bir mahalleye gidip kurt dökmek mümkün olamıyor. O zaman yapılacak tek bir şey kalıyor geriye: Kenti terk etmek ve Erzurumlulara bırakmak. Erzurumluların da bundan memnun olacağını sanıyorum. En azından kentin sokaklarında birkaç gün dolaştıktan sonra edindiğim izlenim bu yönde. Bir izlenim bu tabii, yanlış olabilir ama “politik turist” olarak izlenimlerimi yazıyorum ben.

“Ski yapan dadaş” heykeli
Kentin rakımı 1900 küsur metre... Kenti temelli terk edecek olanlar liman kentlerine doğru, aşağıya gidecek; ama Erzurum’dan fazla uzaklaşmadan hayata dair keyif ve mutlulukların peşinde kısa bir rahatlama arıyorsanız daha da yukarıya çıkacaksınız: Palandöken Dağı’na!
“Erzurum’u sevmeyen dağa çıksın” şeklinde uydurmuş olduğum slogandaki “dağ” işte orası: Palandöken!
Palandöken, Erzurumlular için bir nevi “Sodom”. Orada, şehir merkezine 5-6 kilometre uzaklıktaki tesislerde aşık ve çakırkeyif olabilir, ramazanda oruç yiyebilirsiniz.
Palandöken “günah dağı”. Ve bir de kış sporları merkezi tabii... Böyle bir özelliği olduğunu dağa götüren yolun kavşağındaki “ski yapan dadaş” heykelini görünce anlamak mümkün.
Liberal dağdan düze inip, Erzurum’u “Ramazanda oruç yeme özgürlüğü ve halkın buna tahammül gücü” bakımından değerlendirmek gerekirse, Erzurum için “hoşgörüsüz ve baskıcı bir kent” derim ve bundan ötürü vicdanım hiç sızlamaz!
Şimdi, vicdanım neden sızlamaz, onu anlatayım...
Erzurum’a ayak bastıktan sonra ilk ziyaret ettiğim yer Atatürk Üniversitesi oldu. Beni makamında ağırlayan ev sahibi, “Özür dilerim size bir çay ikram edemiyorum çünkü ramazanda bu üniversitede çay bile içemezsiniz” diye başladı söze.

Çay bahçesinde çay yok
Üniversitedeki yemekhane ve kantinlerin işletmecileri yöreden insanlar. Kâh böylesinin doğru olduğuna inanmalarından, kâh “Başkaları ne der?” diye çekindiklerinden (kent baskısı) tüm ramazan boyunca işletmelerini kapalı tutuyorlar. Personeliyle birlikte 40 bin kişiyi barındıran koca üniversitede ramazanda karın doyurulabilen tek yer Tıp Fakültesi Hastanesi’nin kantini. Bunun dinsel bir izahı var tabii; hastaların oruç tutması farz olmadığı için kantin açık. Tost ve çay mevcut en azından.
Nüfusu 600 bine yaklaşan kent merkezinde ise ramazan boyunca korkmadan oruç yiyebileceğiniz tek yer otogardaki büfe. Onun da dinsel bir açıklaması var: Seferilere oruç farz değil çünkü.
İftardan önce bütün şehri arşınladım. Allah rızası için bir tane açık büfe, restoran veya kafe bulamadım. Hepsinin vitrininde, üzerinde “İftara açığız”, “İftara ve sahura açığız” yazan tabelalar vardı.
Lala Paşa Camii’nin çevresindeki çay bahçelerinde boş masaların etrafında insanlar boş boş oturuyordu. Önlerinde çay, kahve, kola olmayınca, veya ağızlarında bir sigara, öylesine boş görünüyorlardı.
Ve iki gün boyunca bütün şehirde bir “günahkâr” aradım, bulamadım. Bir Allah’ın kulu yoktu; sokak arasında, cam kenarında bile olsa sigara içen, bir şeyler çiğneyen.

Su içersen döverler
Kimse beni bütün Erzurumluların kamuya açık yerlerde oruç yemezken bunu gönül rızasıyla yaptığını anlatmasın. Bu, sosyolojik olarak mümkün değil bir kere. Hiçbir toplum yüzde yüz şöyle ya da böyle olamaz. Mutlaka farklılıklar vardır ve bunları nasıl karşıladığınız sizin medeniyet skalasının neresinde olduğunuzu gösterir. Bir de tabii gerçek demokrasinin vazgeçilmezi olan çoğulculuk farklı olana tahammülü içerir. Erzurum çoğulcu değil, çoğunlukçu. O nispette de demokrasi kültüründen uzak bir şehir. “Ya sev ya terk et” sloganının hediyelik eşya dükkânlarında karşınıza çıkması bu yüzden.
Ama ben bir kez günah işlemeye karar vermiştim. Kentin göbeğinde park halindeki otomobilimin içinde su şişesini kafama diktim. Yandaki araçta bulunan 30’lu yaşlardaki üç erkek bana kötü kötü baktı. Birinin “Döverler” dediğini duydum.
Sonra karnım acıktı. Mehmet Yaşin’in “Lezzet Durakları” adlı kitabında öve öve bitiremediği cağ kebabının Erzurum’daki birinci adresi olan “Meşhur Tortum Koç Cağ Kebap Salonu”nu aradım. İftara bir buçuk saat vardı ve hayret ki ne hayret, telefondaki ses “Açığız, buyurun gelin” dedi.
Gittim; salonda benden başka müşteri yoktu. Beni ters “L” şeklindeki salonun en dibinde, dışarıdan bakanların göremeyeceği bir köşeye oturttular. Kötü bakışlarıyla hizmet eden bir garsonun getirdiği cağ kebabından dört tane yedim. Yanında acılı ezme ve süzme yoğurt da vardı.
İftara beş-on dakika kala, salon orucunu açmak için bekleyenlerle dolmuşken 18 YTL tutan hesabı ödedim ve “cağ kebabının mucidi”, patron Kemal Koç’a hem kebabının lezzeti hem de ramazanda dükkanını açık tutma cesaretini gösterdiği için teşekkür etmek istedim. 

Açığız ama kapalıyız
Telefondaki ses beni yanıltmış; Kemal Koç’un dükkânını açık tuttuğunu sanmak ne saflıkmış meğer! Gazeteci olduğumu söyledim, “Cesaretiniz için tebrik ederim” diyecek gibi olunca Kemal bey hemen düzeltti; aslında açmıyorlarmış dükkanı. Ramazanlarda dükkan cağ kebaplarının iftara yetişmesi için öğleden sonra dört sularında kapılarını mecburen açarmış, kebap hazır olduktan sonra ise gelen seferiler, arkadaki gözden ırak köşede yerlermiş. Bu da bir “ara çözüm” işte. Dışarıdan bakınca dükkan müşteriye açık değil gibi ama seferiler (Bu şehirde günahkarlara verilen ad) gizlenerek yiyebiliyorlar.
Cağ kebabını da merak edenler için tarif edeyim: Bursalı İskender’in 19’uncu yüzyılda ayağa kaldırarak “icat ettiği” döner kebabın yeniden yere yatırılarak “keşfedilmiş” hali... İskender’in dönerinden farkı, içinde kıyma yok; tamamı yaprak dönerden.
1980 öncesini hatırlayanlar bilir; Erzurum ülkücü hareketin çok güçlü olduğu kentlerden biriydi. Ülkücü gelenek Erzurum’da hâlâ canlı; ama AKP’lileşmiş ve daha da İslamileşmiş olarak. Dikkatli bir göz bunu şehrin sokaklarında, çarşı pazarında dolaşırken kolayca fark edebilir. Erkeklerin sarkık bıyıklarında, kafa tokuşturarak merhabalaşmalarında veya türbanlı bir genç kızın uluyan kurt figürlü anahtarlığında...
Çoğulculuğun bu şehre girememesinin birden çok nedeni vardır elbette ama benim izlenimim, ülkücü gelenekle dinci muhafazakarlığın harmanlanarak oluşturduğu baskıcı kültürün bunda en önemli rolü oynadığı yolunda...
Yoksa başka hangi şehir, misafirlerini havaalanındaki hediyelik eşya dükkanında satılan oltu taşı tabaklar üzerine nakşedilmiş “Ya sev ya terk et” sloganıyla uğurlamayı normal bir durummuş gibi içine sindirebilir? 



Atatürk Üniversitesi’nde bir şeyler yiyip içebileceğiniz tek yer Tıp Fakültesi kantini. Çünkü hastaların oruç tutması farz değil.


Üç Kümbetler


Hemen hemen her lokanta “İftarda açığız” diyor. Bu “Ramazan dolayısıyla kapalıyız” demek.



Kemal Koç “mucidi olduğunu” söylediği cağ kebabının önünde gururla poz veriyor.


©Copyright 2008 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.