20 Şubat 2003 Perşembe
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  




Kadınların baş düşmanları - Jinekolojik kanserler

Kadında görülen kanserlerin hemen hemen yarısını jinekolojik kanserler oluşturuyor. Günümüzde jinekolojik kanserleri henüz oluşma evresinde iken ya da henüz çok erken safhalarda yakalamak mümkün. Tabii, bu noktada, kullanılan tanı metodlarının önemi büyük. Uygulanmakta olan ve de ülkemize en son getirilen tanı yöntemleri hakkında 2 uzmanın görüşüne başvurduk.

     Batı ülkelerinde, kadın doğumcuların özellikle üzerinde durduğu konu, her jinekolojik muayenede smear örneği alınması. Ayrıca, mamografinin önemi ve en az yılda bir kez yapılmasının gerekliliği de sık sık yinelenen, asla gündemden düşmeyen bir konu. Acaba içimizden kaç kişi, bunların anlamını; uygulamanın nasıl yapıldığını; hangi nedenlerle yapılması gerektiğini; gelişmiş ülkelerde bu kadar çok tutulan bu tarama yöntemlerinin Türkiye'de hangi şartlarda uygulandığını biliyor?
     İşte bu konuda sizleri aydınlatmak için, bu ay, meme de dahil olmak üzere, jinekolojik kanserlerin tanısının ne şekilde konduğunu araştırdık. Şimdi, görüşlerine başvurduğumuz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD görevlisi Doç. Dr. Macit Arvas ve Klinik Sitoloji ve Patoloji Uzmanı, Uluslararası Sitoloji Akademisi Üyesi, Dr. Gürcan Vural ile yaptığımız görüşmelerden edindiğimiz bilgileri sizlere aktaralım.
     
     Smear nedir?
     Smear testi, rahim ağzından bir spatül veya benzer bir yardımcı yardımıyla alınan hücrelerin bir cam üzerine yayıldıktan sonra incelenmesidir. Bu testin amacı, rahim ağzında meydana gelebilecek her türlü değişiklikleri önceden tesbit edebilmek, böylece kadını kanser olmadan, rahim ağzı kanserine yakalanmadan tedaviye almak. Lezyon, ne kadar önce tesbit edilirse o kadar basit yöntemlerle kadını kanserden uzaklaştırmak mümkün.
     Dr. Gürcan Vural, kadınlarımızın yapmaları gereken tek şeyin, yılda 1 kez jinekoloğa gidip smear testi yaptırmak istediklerini söylemek olduğunu belirtiyor. Ondan sonraki görev, jinekolog ve sitopatoloğa kalıyor.
     "Yine de dünyanın neresinde olursa olsun, ne derece uzman kişilerce yapılırsa yapılsın, normal mikroskopik taramada hatalı rapor verme, hatalı tanı koyma riski yüzde 20'ler civarındadır. Hatta, yüzde 40'ı bile buluyor. Örneğin, 1990'da Hollanda'da saptanmış olan invaziv, yani yayılmış, rahim ağzı kanserlerinin geriye dönük smearlerinin tekrar taramasında, hatalı rapor verilmiş olan vaka sayısı yüzde 13,2'dir. Hollanda gibi gelişmiş tıp olanaklarına sahip, insanların eğitim düzeyinin yüksek olduğu bir ülkede bu kadar yüksek yanlış negatiflik oranları ürkütücüdür."
     
     Modern Smear Tekniği
     Yaklaşık olarak her beş kadından birine, testin biçiminden dolayı, yanlışlıkla temiz raporu verildiği için, 1990 senesinden beri öncelikle Amerika'da ve giderek Avrupa'da yayılmaya başlayan yeni bir sistem kurulmuş. Bu sistemde, mevcut olan yönteme bir de bilgisayar taraması eklenmiş. Amaç, yanlış negatiflik riskinin yüzde 0'a yaklaştırılması. Yöntem, 1994'ten beri Türkiye'de de uygulanıyor.
     Kullandıkları sistemin şu anda Türkiye'de tek olduğunu belirten Dr. Gürcan Vural, Avrupa'nın 2. merkezi olduklarını ifade ediyor. Bu merkezlerden ilki Hollanda'da. Bunlara ek olarak, Milano'da, Basel'de ve son birkaç aydır Londra'da da aynı sistem kullanılmaya başlanmış.
     Bu sistemde bilgisayar, hekimin görmesi gereken hücreleri seçerek monitöre çıkartıyor. Ekranda bu hücreleri gören sitopatolog tanısını koyuyor. Böylece bilgisayar, bir anlamda, hekimin tanısını kontrol ediyor. Ekrandaki görüntüler ayrıca, dijital kayıt cihazına kaydedilerek Hollanda'daki merkezde bir konsültasyon olanağı yaratılıyor. Yani bir anlamda kalite kontrolü de yapılıyor. Dolayısıyla, merkeze gelen herkes, tam 3 kontrolden geçiyor.
     
     Kanser öncesi dönem
     1995 verilerine göre, Amerika'da yaklaşık 300.000 rahim ağzı prekanseröz lezyonu olan hasta yakalanmış. Ama Türkiye'de, hasta doktorla çok geç temas kurduğu için, Amerika'da en az görülen bu kanser, bizde en sık rastlananı. Doç. Dr. Macit Arvas, meme de işin içine katıldığında, aşağı yukarı kadında görülen kanserlerin yarısını jinekolojik kanserlerin oluşturduğunu belirtiyor. Kanserle uğraşan kişilerin hedefinin hastayı kanser yapmamak olduğunu vurguluyor.
     "Kanserden önce oluşan görüntülere biz "prekanseröz lezyonlar" diyoruz. Bunlar zaman içinde kansere dönüşüyor. Zaten önemli olan, hastanın kansere yakalanmadan, hiçbir sorunu olmadan bize gelmesi. Vulvada yani, jenital sistemin en dışında bir kanserin oluşabilmesi için, en az 30 yıllık bir zaman geçmesi lazım. Smear testi dediğimiz olay, ancak rahim ağzını ve vajeni inceleyebilir, bunlarla ilgili sorunları kısmen çözebilir. Yani bir tarama usulüdür; her sorunu çözen bir usül değildir. Hastanın kanser olup olmadığını sadece smear ile tesbit etmeye kalkarsanız, büyük bir yanılgıya düşersiniz."
     
     Kanserin yayılışı
     Rahim ağzı kanserinin oluşması için 7 senelik bir zaman gerekiyor: Prekanseröz lezyonlar oluşuyor, ilerliyor, sonunda bildiğimiz kansere dönüşüyor. Kanser oluştuktan sonra, hem yan dokulara sıçrar, hem de metastaz denen uzak atlamalar olur. İşte bu yüzden hastayı kontrol etmek zordur. Tabii, bunun da bir erken dönemi var. Yani yeni kanser olmuş bir hastayla, metastazlarıyla gelen hasta arasında fark var. Hastalık, örneğin sadece rahim ağzında duruyorsa, hastanın kurtulma ihtimali çok yüksek.
     Bilhassa, yumurtalık kanseri söz konusuysa, hastalığın teşhisi oldukça zor. Yumurtalık, vücudun en iyi korunan organlarından biri. Vücudun içinde, saklı bir yerde ve bunda oluşan kanseri, başlangıç safhasında yakalamak pek mümkün değil. Çünkü, yumurtalıkta büyüme görülmüyor. Büyüklüğü değişmeye başladıktan sonra farkına varıldığında çok geç kalınmış oluyor.
     
     Diğer tanı metodları
     Basit fonksiyonel kistlerin, bazen 2 - 3 ay takip edildikten sonra kendiliğinden düzeldiği görülebilir. Bunlardan korkmamalı, ama kanseri de göz ardı etmemeliyiz. Bunun için yapılacak bir takım tetkikler var. Bunların başında, yumurtalık için, ultrason geliyor. Bir de özellikle, eğer tümör varsa, etrafında oluşan yeni damarlaşmaları ortaya koyan, doppler adlı bir cihaz var. Ultrasonografiyle beraber kullanılan bu cihaz sayesinde, hastayı yumurtalık kanserinin erken devresinde yakalamak mümkün oluyor. Eğer bu 2 kriter pozitif sonuç veriyorsa, bir de hastanın, "marker" denen, kandaki antikorları inceleniyor; bunun yükselmesi o hastalarda çok daha dikkatli olmak gerektiğini ortaya koyuyor.
     Doç. Dr. Macit Arvas, meme kanserlerinin de tıpkı yumurtalık kanserleri gibi, kolay yakalanamadığını belirterek, şöyle diyor: "Özellikle memesi büyük olanlarda bu çok zor. Tedavinin başarılı olması için, memedeki tümörün 1 santimin altındayken yakalanması lazım. Hiç bir doktor "ben bunu yakalarım" diyemez. Bunun için de yardımcı tarama metodlarına ihtiyacımız var. Meme kanserini atlamamak için mamografi çok önemli. Ama 35'inden önce pek bir değeri yok. Sağlık teşkilatlarının bir kısmı, 40 yaşından sonra her sene (hiç değilse 2 - 3 senede 1) çektirilmesini öneriyor. Ama bizim ülkemizde, hayatında 1 kere dahi mamografi çektirmemiş kadınlar var."
     Dr. Gürcan Vural ise, meme ile ilgili problemlerde, kadının kendisini her ay düzenli olarak muayene etmesinin önemine değiniyor. "Kadın banyoda, hatta sabun yardımıyla, her 2 göğsünü de kontrol edip, saptadığı değişiklikleri kaydetmeli. Adeti takiben yaptığı 2. muayenede eğer daha önce bulmuş olduğu kütle kaybolmadıysa, yapısı değiştiyse, büyüdüyse, bir hekime başvurmalı. Ayrıca, kadınlarımızın 30 yaşından sonra 2 yılda 1, 40 yaşından sonra yılda 1 defa mamografi çektirmeleri gerekmektedir. Sık mamografi çektirmenin zararı yoktur. Yeni teknoloji ürünü mamografi cihazlarında, çok yüksek dozlarda radyasyon kullanımı söz konusu değildir."
     
     İnce iğne aspirasyonu
     Tarama yöntemleri, memede şüpheli bir alan bulunmasını sağlıyor. Bu alana 2 şekilde yaklaşmak mümkün. İlki, şüpheli alanın çıkartılması ve incelenmesi. Böyle durumların yüzde 90 - 92'sinde sonuç her zaman temiz geliyor. Gelişmiş ülkeler, başka bir metod geliştirerek, salt tanıya yönelik gereksiz ameliyatları önlemek için harekete geçmişler. Bunun için de, 2 teknolojiyi yanyana getirmişler. Bunlardan biri, mamografiye eklenen ve adına stereotaksi denilen bir cihaz. Bu sistem, meme içerisinde nerede, ne boyutta (1 -2 mm bile olsa) olursa olsun şüpheli alanın 3 boyutlu yerleşimini bulup bir ince iğneyi oraya götürüyor. İkinci teknoloji ise, iğnenin aldığı hücreleri inceleyen, sitoloji. Yani burada, ince iğne aspirasyon sitolojisi ile, radyolojik olarak stereotaktik mamografi birarada çalışıyor.
     Bu yöntemin avantajlarını Dr. Gürcan Vural şöyle açıklıyor: "Bu yöntemin sağladığı kazançların başında, anestezi riski olmaması geliyor. Hasta, cerrahi operasyon geçirmiyor; hastanede yatması gerekmiyor; bu tür girişimlerin maddi külfetinden de kurtuluyor. Bir de olayın psikolojik yönü var. Kütleyi çıkartıp, tanı koymak amacıyla ameliyata kalkıştığınızda, sonuç kanser çıkarsa, memenin çıkartılması veya geniş bir cerrahi yapılması gerekiyor. Dolayısıyla, doğrudan cerrahi müdahale yapıldığında, hastanın ameliyat sonrasında her türlü kötü sürprizle karşılaşması mümkün."