AKP’ye müjdeler olsun; bir hevesle başlattıktan kısa süre sonra kendisi için bir acı ve ızdırap kaynağı halini almış bulunan “Kürt açılımı”nın entelektüel yükünden kurtarılmış bulunuyor. Bütün o yandaş medyası ve think-tanklarının desteğine rağmen AKP o yükü hiçbir zaman kaldıramamıştı.
AKP’nin bir fikri ön hazırlığı zaten yoktu... “Açılım” bir fırsat olarak birden karşılarına çıktı. İçerik, strateji, plan, koordinasyon vesaire olmaksızın, bilmedikleri bir yola koyuldular. Dolayısıyla beceremediler.
Ülkenin batısını bölmüşken, kutuplaştırdıkları kesimlerin desteğini almadan çözüm yolunda ilerlenebileceğini sanmak aslında Kürt sorununu hafife almaktı.
Hafifliklerinin en büyüğü ise öteden beri ümmetçiliğin etnik sorunların antidotu olduğunu düşünmeleriydi.
Biz de, bizler de, sütunlar dolusu yazı yazarak, AKP’nin anlatmakta ve tarif etmekte kifayetsiz kaldığı bu “açılım” adlı muammadan ne anlaşıldığından öte, umumiyetle açılımın aslında ne olması gerektiğini tartıştık.
Başka türlüsünü de yapamazdık; çünkü kendi açılımlarının ne olduğunu onlar da bilmiyordu. Biz nereden bilecektik?
Çok şükür, biz artık en azından neyi tartışacağımızı biliyoruz. Bundan böyle federasyonu tartışacağız.
“Açılım” hiçbir şeye hizmet etmediyse, Kürt hareketinin siyasi taleplerini kamuoyu önünde netleştirmesine hizmet etmiştir.
Abdullah Öcalan, Murat Karayılan, Ahmet Türk, Osman Baydemir, Selahattin Demirtaş ve diğerleri... Kürt sorununun özerklikle çözüleceğini söylüyorlar.
Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu vasfını yitirerek federatif bir yapıya dönüşecek; Kürtlerin yerel meclisi, kolluk kuvvetleri, ana dilde eğitimi, özerk politikaları ve bayrağı olacak. Güneydoğu’da Kürt bayrağı, Türk bayrağının yanında dalgalanacak. İstediklerinin bunlar olduğunu bir süredir biliyoruz. Çünkü açıkça söylüyorlar.
Son olarak geçen hafta sonunda Diyarbakır’da yapılan “Demokratik Toplum Kongresi Daimi Meclis Toplantısı”nda, “Kürt sorununun çözümü için demokratik özerklik önerisinin esas alındığı” bir kez daha belirtildi.
Kürt hareketi, “özerklik” konusunu kategorik bir talep haline getirerek, AKP’nin Kürt sorununda “açılım” ile bir süre için kazanır gibi göründüğü siyasi inisiyatifi ele geçirmiştir.
Türk siyasetindeki kutuplaşma, ama daha da önemlisi Kürt sorunu karşısındaki devekuşu tavrı sürdüğü müddetçe inisiyatif Kürt hareketinde kalacaktır.
Kürt hareketi özerklik talebiyle iki önemli sonuç alıyor. Birincisi, sorunun çözümünün siyasi nitelikte olduğunu Türk tarafına empoze ederken kendisini bu çözümün kaçınılmaz siyasi muhatabı pozisyonuna oturtuyor.
“Açılım” artık her ne idiyse, bu saatten sonra bunun bir anlam ve ehemmiyeti kalmıyor. Çünkü “ölçü”yü tesis eden Türk hükümeti değil Kürt hareketi oluyor.
TRT-Şeş gibi marjinal işlerle ve Kürtlere bazı kültürel haklar vermek suretiyle sonuç elde etmek imkânsız bir hal almıştır.
Bu, işin Türk siyasetine dönük tarafı...
İkinci önemli sonuç ise Kürt tabanıyla ilgili...
Bundan böyle PKK-BDP çizgisinin, bağımsızlık talebinden kategorik biçimde vazgeçtiği, başka bir ifadeyle ayrılıkçılığı siyaseten terk ettiği için Kürt tabanı nezdindeki cazibesini artırması beklenmelidir. PKK-BDP, ayrılıkçılıktan uzak duran ama etnik/kültürel kimliği hususunda da o nispette hassas olan Kürtlerden artık daha çok destek almasının önünü açmıştır.
Kürt hareketi “demokratik özerklik” talebini benimseyerek, deyim yerindeyse siyasetini “optimize” etmiştir.
PKK’nın ayrılıkçı bir örgüt olarak doğup geliştiği, asıl niyetinin Türkiye’nin topraklarının bir kısmı üzerinde bağımsız bir Kürdistan kurmak olduğu yolundaki sabit görüşte ısrar, bütün bu gelişmeler karşısında siyaseten devekuşu olarak kalmakta ısrar etmektir.
En doğrusu, onları legal zemine çekip, ayrılmaktan değil büyük oranda birlikte yaşamaktan yana olan Kürt tabanının demokratik baskısına maruz bırakmak değil midir?
Türkiye kendi Kürtleriyle stratejik pazarlığında, “yumuşak gücünü”, yani Kürtlerin gözündeki cazibesini ne kadar artırırsa o kadar avantajlı olacak. Türkiye’nin yumuşak gücünü artırmasının ilk koşulu özgürlükçü demokrasinin geliştirilmesi ve otoriterleşme baskısından korunmasıdır. 12 Eylül referandumu ve Kürt sorununu bu açıdan ilişkilendirmek gerekir.

Öfke ve kin dolu işkenceler içinde baharın adı var