Pazar
05.09.2009 - 01:00 | Son Güncelleme: 05.09.2009-18:36

“Fotoğraf çekerken Zen rahibi gibiyim, bana saat bile sorulmaz”

Ahmet Ertuğ bugüne kadar pek çok dev sanat kitabı çıkarmış bir fotoğrafçı. 25 kilo ağırlığındaki eski tip makinesiyle çalışıyor ve gittiği her yerde sadece tek kare çekiyor. O tek kareyi çekmesi tam bir saat sürüyor

Sitene Ekle
“Fotoğraf çekerken Zen rahibi gibiyim, bana saat bile sorulmaz”

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

16-19. yüzyıllar arasında inşa edilmiş Avrupa kütüphaneleri... 1,5 metreye 2 metrelik fotoğrafların perspektifine kapılıp o kütüphanelerin içine giriyorsunuz. Alice’in Harikalar Diyarı’na girdiği kapı gibi bu kareler, hop bambaşka bir alemdesiniz. Deklanşöre basan isim, Ahmet Ertuğ izleyicinin hayal dünyasını tetiklemeyi amaçlıyor zaten.
12 Eylül’de Galeri Işık Teşvikiye’de açacağı “Bilginin Mabetleri Kütüphaneler” sergisinin öncesinde buluştuk Ertuğ ile... Hem İspanya’dan Almanya’ya, İrlanda’dan Portekiz’e 23 kütüphane fotoğrafının yer aldığı sergisini konuştuk hem de onun karelerini neyin bu kadar özel yaptığını... Çok titiz, fotoğraf konusunda takıntılı biri Ahmet Ertuğ... Onun çalıştığı kulvarda yer alan 10 fotoğrafçı bile yok dünyada, Türkiye’de ise tek. Başarılı mimarlık kariyerini Türkiye’de telif hakları uygulamalarının bir türlü yerleşememesi nedeniyle sonlandırdığından beri hayatı tamamen fotoğrafla geçiyor. Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık ile kurdukları Ertuğ&Kocabıyık Yayınları için her yıl bir kitap hazırlıyor. Bu yılın teması kütüphaneler kitap olarak basıldıktan sonra sırada Avrupa’nın yüzyıllık opera binaları var. Bunları çekmeye başlamış bile Ertuğ, hatta kitabın kapağının La Scala operasının perdesinin kadifesinden yapılmasına bile karar vermiş... Herhalde bu ayrıntı bile Ahmet Ertuğ’un çalışma şeklini anlatmaya yeter.


“Türkiye’nin fotoğrafçılıktaki en büyük sorunlarından biri, bu kırışık yüzlü insan çekme sorunu. Öyle fotoğrafa da artık karşıyım. İnsanların özel dünyasının fotoğrafını çekemezsiniz.” 


Sizinki nasıl bir fotoğrafçılık? Her an bir şey yakalayabilirim diye makineyle dolaşanlardan mısınız?
Eskiden taşırdım ama şimdi taşımıyorum. Öyle fotoğrafa da artık karşıyım. İnsanların özel dünyasının fotoğrafını çekemezsiniz. Hele ihtiyar suratları hiç çekemezsiniz. Onun dünyasına kaçak girmektir o. Türkiye’nin fotoğrafçılıktaki en büyük sorunlarından biri, bu kırışık yüzlü insan çekme sorunu. 

Neden bu tür fotoğrafçılığı seçtiniz?
Londra’da mimarlık okuyup döndüğümde, insanların bu inanılmaz tarihi çevre içerisinde yere bakarak yürüdüklerini gördüm. O eserlere sokaktakilerin sahip çıkması gerek. Ve karar verdim ki, bundan sonra kitaplar, fotoğraf sergileri yapacağım ve bu göremedikleri kültür mirasını onlara göstereceğim. 

Gösterebildiniz mi sizce?
Evet. Bugüne kadar 25 kitap yaptım bir kere. Binlerce insanı dönüştürdüm, bu kültür mirasına bakmalarını sağladım. Beni örnek alan birçok yayıncı kitaplar yaptı. Benden önce Türkiye’de sanat kitapları diye bir şey yoktu, şimdi muazzam kitaplar var.

Sizin fotoğraflarınızı özel kılan ne?
Bütün amacım, izleyiciyi mekanının gizemine çekmek ve o fotoğrafı, bakan kişinin entelektüel yorumuyla baş başa bırakmak. Hedefim o. Çoğu zaman mekanları insansız çekiyorum çünkü insan olduğunda izleyici derhal o kişiye takılıyor. Halbuki sonsuzluk içerisinde mekanın enerjisini hissettirmeye çalıştığınızda, izleyici o mekanın içine girmeye başlıyor. Amacım sizi orada kaybettirmek... 

Nasıl buldunuz bu kütüphaneleri?
Avrupa’da ne kadar kütüphane varsa bir yazar ekibiyle birlikte taradık. Bu olağanüstü kütüphanelerle karşılaştığınızda karşınıza bir çıta çıkıyor. Hemen o seviyenin altında kalanları eliyorsunuz. Bir de ben antik kitap koleksiyoneriyim, kitaba karşı özel merakım var. Kütüphaneler benim için mabet. 

Kendinizi kaybettiniz mi kitaplar arasında?
Kaybetmemem, müthiş fokus olmam gerekiyor çünkü beyin cerrahı gibi çalışıyorum. Komplike malzemeler kullanıyorum ve girdiğim fotoğrafı çekeceğim noktayı bilmem gerekiyor. 

Nasıl buluyorsunuz o noktayı?
O benim içgüdüm. Önceden gitme şansım varsa gidip dolaşır, binaya hangi saatte nasıl bir ışık geldiğini test ederim. Ama artık Google Earth’ten kütüphanenin hava fotoğrafını görüp, gitmeden güneşin hangi saatte içeriye nereden girdiğini tespit edebiliyorsunuz. 
Mimar olmam sayesinde içeriye girdiğim anda mekanın fotoğrafını nereden çekeceğimi ve o karenin kitabın içinde nerede yer alacağını da biliyorum. Dik sayfa mı, yatay mı, çift sayfa mı biliyorum. Bir yatay çekeyim bir de dik demiyorum katiyen. Bir kare çekiyorum, işin ruhu o çünkü. 20x25 cm büyüklüğünde film kamerasıyla çalışıyorum. Her iki tarafında film bulunan 20 kasedim var, yani 40 film. Mermilerim sayılı. Her çektiğimde netice almam lazım.  

Bir kare ne kadar sürüyor?
Çekim bir saat alıyor. Ondan sonra açımı değiştirmeye başlıyorum. Kamera zaten 25 kilo. Son teknoloji dijital kameralarım var ama hâlâ film kullanıyorum. Kullandığım kamera, herkesin sokak fotoğrafçılarından bildiği gibi bir kamera... Üstümü siyah örtüyle örtüyorum. Elimde bir büyüteç, nokta nokta netlik ayarı yapıyorum. Kütüphanenin de kalbi var, o da yaşıyor. Anında ışık değişebiliyor, onu görüp nefesimi tutuyorum çekerken. Bu kameraların tamamı mekanik. Her şeyi söküyorum, parçalara ayırıyorum, bavulda taşıyorum kamerayı. Bu kamerayı kaldırabilmek için haftanın dört günü yüzüyorum.

“Filmleri banyo ettirmek için İsviçre’ye gönderiyorum” 

Nasıl bir an o çekim anı?
Acayip sinirli oluyorum, barut gibi! Bir gece önceden başlıyor hazırlık. Her gittiğim otelde ilk işim banyoyu karanlık odaya çevirmek. Pencere olmamalı, varsa da siyah örtülerle kapatıyorum. Banyonun ortasına masa taşıyorum. Filmleri kasetlere yüklemek üç saat sürüyor. Sabah çok erken gidiyorum çekim mekanına. Konsantrasyonum için pek konuşmamam gerek. Zen rahibi gibiyim, biri saati sorsa yandım.

Filmlerin banyosunu kendiniz mi yapıyorsunuz?
Hayır, yurtdışında banyo ediliyor. Çünkü dijital fotoğrafçılık yüzünden maalesef artık Türkiye’de film banyosu yapılamıyor. Müşteri gelmiyor çünkü. Avrupa’da ufak tefek yerler kapandı ama ciddi laboratuarlar devam ediyor. Fransa’da tüm müzeler, müzayede evleri bütün noterler filmle çalışılmasını istiyor. Çünkü dijital dünyaya güvenilmiyor. Dün filmlerimi İsviçre’ye gönderdim kargoyla. Elim ayağım titriyor gümrükte açıldı mı açılmadı mı diye. Üç gün çekim yaptım, içinde ne var diye bir açsalar hepsi gider. 

“Çok zor adamım; sayfada iğne başı kadar leke görsem reddeder, tekrar bastırırım”

Peki neden 20x25 cm filmle çalışmayı seçtiniz?
Bu iş en iyi öyle yapıldığı için. Zaten mimarların çoğunda fotoğraf makinesi bir enstrümandır. Benim fotoğraf merakım ileri derecede bir meraktı. İlk kitabımda gittim en profesyonel kamerayı aldım, nasıl kullanılacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
İlk gittiğim matbaa da İtalya’da dünyanın en iyi matbaasıydı. Elimde örnek olarak Japon mimarisiyle ilgili iki kitap vardı; o kitapları koydum İtalyanların önüne ve “Böyle istiyorum” dedim. “Biraz bekler misiniz?” dediler, dışarıdan 45 dakika tartışma sesleri geldi. Meğerse matbaacılardan bir kısmı “Bizim böyle bir kitabı basmamıza imkan yok” diyormuş, diğerleri de “Bunu Japonlara göstermemiz lazım”... Ve sonunda bastılar.
10 yıl onlarla çalıştım. Ben dünyanın en zor adamlarından biriyim yani, iğnenin başı kadar leke görsem reddederim, onu bir daha basmak zorunda kalırlar. 

Fotoğrafların baskısı nerede yapılıyor?
Renk ayrımları İsviçre’de ve Amerika’da, baskısı Türkiye’de yapılıyor. Çerçeveleri de kendi atölyem yapıyor. Bunlar Metropolitan Müzesi’nin kullandığı özel çerçeve ağaçları. 

Ahmet Kocabıyık’la birlikte çalışmaya nasıl başladınız?
Bir gün beni Borusan’dan aradılar, helikopterden binlerce İstanbul fotoğrafı çekilmiş, bunlarla kitap yapmak istiyoruz ama beceremedik dediler. “İstanbul City of Seven Hills” diye bir kitap yarattık. Bu ilk kitap müthiş sükse yaptı. Ondan sonra bir tane daha, bir tane daha. Şimdi 15’inci kitabımıza geldik ve her yıl bir proje yapıyoruz. 

“Her gittiğim otelde ilk işim banyoyu karanlık odaya çevirmek. Pencere olmamalı, varsa da siyah örtülerle kapatıyorum. Banyonun ortasına masa taşıyorum.”


“Mimarlığa 60’ından sonra başla”
Mimarlığı neden bıraktınız?
Telif haklarının çiğnenmesi nedeniyle bıraktım. 10 yıldan fazla oldu. 

Ama ilk kitaplarınızı yayımlarken devam ediyordunuz...
Tabii. Zaten bu kitapları yapmamın iki nedeni var; birisi Japonya’da kaldığım bir yılda olağanüstü kitaplar görmüş olmam, diğeri de İstanbul’da mimar Sedad Hakkı Eldem’le birlikte uzun yıllar birlikte çalışmam. Sedad bey müthiş kitap meraklısıydı, olağanüstü bir kütüphanesi vardı. Bana “Bir mimarın bina yapması kadar kitap yapması da önemlidir” demişti. Sedad bey benim çok iyi arkadaşımdı ama dünyanın en zor adamıydı.

Biraz anlatır mısınız onu?
Yıllar önce Çırağan Sarayı’nın yanında bir otel projesi fikri başlamıştı, orada eskiden yer almış bir yalının rekonstrüksiyonunu yapma fikrimiz vardı. Bir gece sabaha kadar uğraştım, yaratıcı bir cephe sistemi buldum. Ertesi sabah da koşarak Sedad beye gittim, “Buldum” dedim. Baktı, çekti gitti. Ben de ısrar ettim. “Kuzum” dedi, “Tamam bulmuşsun, anladık. Ama bir kafeste iki aslan olmaz”. Aldığım en büyük derslerden biriydi.  

Aklınızda kaldı mı mimarlık?
Sedat bey bana “60 yaşından sonra mimarlığa başla” demişti, gelecek yıl da 60’ıma gireceğim. Derdi ki “Efendim, bu hata yapılacak bir meslek değildir. Genç yaşlarda binalar yapıp 10 yıl ‘Ah benim çıraklık dönemimdi’ denmez”. Çok da doğru...

Neden mimar olmak istediniz?
Ben istemedim, babamın ısrarıyla oldum. Ben caz gitaristi olmak istiyordum.  

Nasıl ikna etti sizi peki mimar olmaya?
Muazzamdı. Hiç itiraz etmedi. Babam Prof. Celal Ertuğ doktor ve eski sağlık bakanıydı. “Erol Pekcan hastam, caz davulcusudur, seni onunla tanıştırayım” dedi. Erol, Amerikan kulüpte çalıyordu Çankaya’da, bir gece gittim müthiş bir heyecanla. Ara verdiler, Erol yanıma geldi ve dedi ki “Bak ben 50 yaşındayım, sabahlara kadar bu insanların önünde davul çalmak durumundayım. Hayatımı tercümanlık yaparak kazanıyorum, yoksa davul çalarak para kazanılmaz.” Meğer babam konuşmuş onunla, komploymuş.

Ve vazgeçtiniz öyle mi?
Küt diye vazgeçmedim tabii. Bir süre Ankara’da yaşayan Amerikalı bir grupla takıldım. Tabii caz bu çocukların ruhunda vardı, onların yanında işin ruhuna sahip olmadığımı anladım ve heyecanım söndü.


Etiketler:
©Copyright 2009 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.