PazarRSS
29.01.2012 - 02:30

Fransız aydınları ve Türkiye

Sitene Ekle
İlber Ortaylı . Tüm Yazıları »

Son yasaya Fransa’dan entelektüellerin de karşı çıktığını unutmamalı, gösterdiğimiz tepkilerde dikkatli ve tutarlı olmalıyız

Her Fransız aydını milliyetçidir. Ülkeleri ve kültürleriyle ta Voltaire’den beri barışıktırlar, onun siyasi rejimini tenkit etseler bile komünistinden monarşistine hatta yarı cahilinden çok okumuşuna kadar o kültüre saygıları ortaktır. Bu anlamda onları mesela Nazizm öncesi ve sonrası Alman münevverleri ve üst sınıflarıyla, hele hele bizim aydınlarımız ve üst tabakamızla paralel göremeyiz. Bu ikinci grup içinde toplumundan uzak ve olumsuz yaklaşım besleyenler daha çoktur.
Fransızlar arasında ise Fransa’dan başka hiç kimseyle geçinmeye niyeti olmayan, başka toplumların değerlerine eğilmeyenler olduğu gibi daha açık düşünen, ilgi duyanlar da vardır. Parlamentoda bu yasayı geçirenler yanında çağdaş Fransız hukukçularından Robert Badinter gibi bütün bu son yasalaşmanın bir saçmalık olduğunu söyleyen de. Nihayet seçim sathı mailinde Mebuslar Meclisi ve Senato’nun en militan milletvekilleri arasında bu kanuna karşı konuşmak da ayrı bir cesaret ister. Bunları göz önüne almak zorundayız.

Sefirenin davet edilmemesi bize uygun bir davranış değil
1950’lerde Pertev Naili Boratav Fransız Türkolojisinde yeni bir bölüm açtı, Türk tarihini metinleri okuyarak yorumlama alışkanlığını getirdi. Gelecek yazılarımızda ele alacağımız College de France üyesi Gilles Veinstein Pertev Naili Boratav’ın yetiştirdiği ünlü bir Türkologdur. Fransızlar son 50 senede Nazım Hikmet, Yaşar Kemal gibi edebiyat adamlarını tanıdılar, sonuncusu Nobel hamili Orhan Pamuk. Kim bunlar diye onların ödül alan eserlerini okumakla yetinmiyorlar, Fransız akademik dünyasında haklı bir yeri olan Faruk Bilici’nin başı çektiği Catherine Erikan, Ferda Fidan ve Gül Mete Yuyan’ın çevirdiği ve besbelli kendilerinden talep edilen tercümeler de var. Bu romancı ve şairleri ortaya çıkaran modern Türk edebiyatının doğuşunu, gelişini ve o atmosferi merak ediyorlar. Fransız entelektüellerinin bu merakını karşılayacak edebiyat tarihçimiz Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” başlıklı çalışmayı bu sıralarda Sidnbad yayınları baskıya verdi. Çevirinin ustaca olduğunu belirtmek gerekir ama asıl önemlisi bir eseri yabancı bir çevreye tanıtırken gerekli redaksiyonun, referans ve notların hazırlanışındaki takdir edilecek uzmanlıktır.
Fransızların içinde önemli bir grup Sarkozy’nin seçim yatırımlarını kınıyor, belki Anglo-Saksonlar hariç, batının bütün demokrasilerindeki gibi oy toplama endişesiyle kişilikli bir çıkış yapılamıyor. Ama Fransız entelektüellerinin çok farklı düşünenleri de var. Bu dönemde tepkilerimizin fevkalade haklı ve isabetli olan yönleri var ama tutarsızlıklar da göze çarpıyor. Sarkozy ve Fransız parlamentosuna haklı olarak yüklenirken İsviçre Dışişleri Bakanı hatunu çağırarak onurlandırmak, Ankara’da büyükelçiler konferansında konuşturmak böyleydi.
Şimdi de Türkiye’ye ve Türk kültürüne karşı ilgisi sıradan bir diplomatik manevranın ötesinde olan Laurent Bili’nin konumunu ele almalıyız. Büyük ve kadim devletler arasında kriz başladığında, ilişkileri yeniden kuracak bazı girişimler olur. Genellikle diplomatik temsilciler hafiften tamircilik fonksiyonu yüklenirler. Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Laurent Bili kişiliği itibarıyla bu görevi yürütecek bir diplomattır. Bu hafta cumhurbaşkanımızın eşi Hayrünnisa Gül hanımefendi tarafından Çankaya Köşkü’nde diplomatik misyonun kadın üyeleri ve büyükelçi eşlerine verilecek yemeğe Fransa sefiresi Sabine Bili’nin davet edilmemesi, hangi bürokratik grubun tavsiyesidir bilemiyorum ama Türk devletinin 1000 yıllık geleneğine ve bizim halkımıza uygun olmayan bir davranıştır. Bayan sefire Sabine Bili Fransa’da yüksek rütbeli bir yargıçtır ve bu yüzden genellikle Paris’te oturur, bununla birlikte temsil görevini aksatmamaya önem gösterdiği söyleniyor ve Ankara’daki törenlere katılıyor. İki çocuğunun adı Volkan ve Tayfun’dur. Şahsi sempati meselesi bir yana, Laurent Bili halen sefir olarak Ankara’dadır ve eşi de tabii onunla birlikte temsil yetkisi ve görevi olan Fransa sefiresidir.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin seviyesi düşürüldüğü için İsrail maslahatgüzarına da davetiye yollanmamış; benim hatırladığım kadarıyla Türkiye, İsrail ile olan ilişkilerinin düzeyini düşürdüğünde İsrail cumhurbaşkanının eşi Tel Aviv’deki maslahatgüzarımızın eşini her zaman öbür sefirelerle davet ederdi. Diplomaside bazı buluşmalar herkesin buluşmasına benzemez, mesela Bayan Bili’ye bir hukukçu olarak böyle bir davette bu meseleler hakkında soru da sorulabilir ve yararlı bilgiler elde edilebilir. Her şey bir yana, protokoldeki ziyafet ve törenlerin önemli politik manevraların bir parçası olup olamayacağı tartışılmalıdır.

Tarihin kabuğu kalkınca

30 Ocak 1889’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun iki başkenti, Viyana ve Budapeşte korkunç bir haberle sarsıldı. Daha doğrusu sükunet ve yavaş bir zenginleşmenin yanı sıra, imparatorluk uluslarının gizli-açık kavgasını yaşayan bu dünyada sarsılacak olay ve haber aranıyor gibiydi. Viyana skandala doymuş bir başkentti; babasının uzun saltanatından bıkanların başında herhalde imparatorluğun veliahtı arşidük Rudolf geliyordu. Yaşı ilerliyordu, imparator Franz Joseph’in ise ona hiçbir yetki vermeye niyeti yoktu. Avusturya-Macaristan çifte monarşi modeli Çekleri, Hırvatları da ümitlendirmişti. Kim bilir, bu parçalar daha müstakil olursa onların başına da geçilebilirdi. Ama muhafazakâr imparator ve etrafının bu konularda da hiç taviz vermeye niyeti yoktu.
Rudolf, Viyana’daki skandalların merkezindeydi. Meşhur Hotel Sachar’daki dairelerde aristokratların hızlıları tarafından imparatorun ve muhafazakarların hiç hoşlanmadığı eğlenceler tertiplenirdi. Rudolf böyle bir içki aleminde kendinden geçmiş olmalı ki neredeyse anadan üryan, sadece kılıcını kuşanmış vaziyette sokağa fırlamıştı.
Belçika prensesi olan eşi Stephanie suskundu. Rudolf’un ise en son sevgilisi Marie Vetzera’ydı. 18 yaşındaki kızcağız Osmanlı İmparatorluğu’nun bankacılık hayatında da rol oynayan Baltazilerin soyundan gelen bir ailenin üyesiydi. Rudolf o gece Mayerling’deki av köşkünde güya ümitsiz aşkını noktaladı; önce kızı öldürdü, sonra da intihar etti. İmparator olayı gizlemek için kızı gizlice defnettirdi. Rudolf’a yapılacak cenaze törenini ise Vatikan devlet sekreteri olan Kardinal Mariana Rampolla-Del Tindaro intihar gerekçesiyle kilisenin kutsaması dışında tutmaya çalıştı. Franz Joseph güçlü kardinalin bu inatçı çıkışını önleyecek ve ilerideki papa seçimlerinde kardinaller meclisi onu seçmesne rağmen imparatorluk ve kutsal Macar krallığının verdiği veto hakkını kullanarak cezalandıracaktır.
Bizim gençliğimizde henüz ortaya çıkan ve sadece tarihçilerin bildiği dedikodular vardı. Bunlardan birisi Rudolf’un Macar milliyetçileriyle anlaşarak ayrı bir devlet kurma ve başına geçme teşebbüsüydü. İmparator göz yumamayacağı bu teşebbüsü intihar süsü verilmiş bir evlat katli ile cezalandırdı. Rudolf intihara zorlanmış olmalıydı ama insanlar mutsuz ve romantik bir aşk hikayesini tercih ettiler. Mayerling faciası çürüyen monarşinin içindeki en az günahkâr bir safiyet gibi anılmaya devam etti. Ta ki son imparatoriçe Zita 1980’lerde hiç de bunak biri olmadığı halde, Mayerling’in siyasi nitelikte bir olay olduğundan söz edene kadar...

©Copyright 2012 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.