Taksici hikâyeleri çok meşhurdur, taksiye bindiğinizde, bazı taksiciler yol boyunca sizinle konuşurlar. Şimdi bu durumu tersten düşünelim, taksiye bindiniz, taksici konuşmuyor, ama sizin yanınızda ölmek üzere olan biri var ve siz de onu hastaneye yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu durumu yansıtan “Bir Gece”, taksicinin bir gece boyunca başından geçen hikâyeye yer vererek, ölmek üzere olan insanların taksici ile konuşmalarını aktarıyor.

Yeni yılın, ikinci günü gösterime girecek olan “Bir Gece”, tek bir gecede yaşanan olayları konu alarak, kaderin insana nasıl bir oyun oynadığını, kötü hayatın insanı nasıl ele geçirip kahpeleştirdiğini, karmaşık bir kurguyla önümüze koyuyor. Ölüm temasını işleyen filmin, gece boyunca bir sürü kötülüğün öncüsü oluyor oluşu da, soğuk bir ortama doğru ışınlıyor bizi… Yalnız bir sorun var, o da yan hikâyelerin ana hikâyelere bağlanmasındaki sıkıntı… İç içe geçemeyen hikâyelerin, tam olarak birbirine yedirilememesi filmin izleğine zarar veriyor, eldeki malzemeyi birleştirme konusunda problem yaşayan yönetmen, anlatmak istediklerini ifade edemediği için hikâye anlamsızlaşmaya başlıyor.

Ölüm böyle mi anlatılır? Krzysztof Kieslowski’nin ölüm temalı filmlerinden esinlenen yönetmen, aslında ölümü sokaktaki kötü hayata bağlıyor. Kötü hayat yaşayanların sonu ölümdür diye yola çıkan film, bataklığa bulaşmış karakterlerin yaşamlarını kesiştirmeye çalışıyor. Bunu başarıyor mu? Maalesef… Buluş fikri olarak güzel, ama filmi anlamaya çalıştıkça ipin ucu kaçıyor, zira filmin dolaylı yoldan yaptığı trükler hikâyeyi ağırlaştırıyor ve hikâye ağır gelince de kopuyoruz. Hikâyeyi karmaşıklaştırmak için uğraşan yönetmenin seyirciyi bu kadar yormaya çalışmasına da bir anlam veremedik doğrusu… Filmi mi takip edeceğiz, yoksa hikâyeyi mi çözeceğiz?

Filmin en bariz hatası, geniş çerçeve ekranının 1:85 iken, 1.33 (4:3) boyutuna indirgenmesi… Filmi seyrederken muhtemelen perdedendir diye düşündük, ama aniden böyle bir geçiş yapması gerçekten de enteresan. Yönetmenin ilk filmi olduğunu varsayacak olduğumuzda bu kusurları görmezden gelebiliyoruz. O yüzden biz de bu sorunlara rağmen filme biraz olumlu açıdan yaklaşmak istiyoruz.

Suçun kol gezdiği Cihangir sokaklarını kadraja alan yönetmen, kader ve tesadüf arasındaki farkı incelemek adına, bu ikisi arasındaki ayrımı karakterler üzerinden inceliyor ve hemen soruyu yapıştırıveriyor: Tesadüf mü, kader mi?

Kimimiz tesadüflere, kimimiz de kadere inanırız, zaten bu konuyu gündeme getiren çok film var, dolayısıyla filmin suç üzerinden anlatılıyor oluşu, tartışmayı kızıştırıyor. Örneğin Leyla karakterini canlandıran Wilma Elles’in ölmeden önce tesadüfen, tanımadığı birinin numarasını çevirmesi gibi… Şimdi soru bombardımanına tutuyoruz sizi, bu tesadüf mü, yoksa kader mi? Cevabı filmi izleyince verebilirsiniz belki… Filmdeki kaderi şu şekilde açıklayabiliriz: karakterlerin yaşadıklarının ortak oluşu ve önünde sonunda aynı noktada, bir araya gelmeleri sanıyoruz ki kader, tesadüf değil…

Tabi insan kendi kaderini kendi çizer, ama alnımızda yazılı olan bazı olayların değişmeyecek oluşunu da hesaba katmak gerek. Bazı kişiler tesadüfleri olasılıklarla özdeşleştiriyor, hatta olasılıklarla ilgili bir kitap yazan Adam Fawer, zamanında bayağı konuşulmuştu. Bu konu uzar gider, lakin filme bahis konusu oluşu, filme karşı bakış açımızı biraz değiştiriyor. En azından olumlu bir tarafından bakabiliyoruz. Bir de oyunculuklar inandırıcı olsaydı, daha samimi ifadeler kullanıyor olurduk.

Ne var ki, hikâyedeki olaylar, gerçekliğe son derece uygun, İstanbul’un arka sokaklarında yaşanan olayları hepimiz çok iyi biliyoruz. Travestiler, uyuşturucu kullananlar, gözünü kırpmadan adam öldürenler, fahişeler ve dahası… Tehlikenin yanı başımızda olduğunu vurgulayan yönetmen, hayatın göründüğü kadar kolay olmadığını ve sırf bu yüzden çok canımız yandığını anlatmak adına, sanırız tüm bunları kurgulamış. Şu sıralar yan hikâyeleri ana hikâyeyle birleştirmek bayağı popüler oldu, ama ilk yönetmenlik denmesi olan bir yönetmenin kaçınması gereken bazı kurallar var, o kurallardan biri de bu! Genel analizde; dejenere olmuş sistemin bize yaşattıklarını acımasız şekilde perdeye yansıtan film, cüretkâr bir şekilde olayları ardı ardına sahneliyor.

Gecenin tekinsizliğini, rayından çıkan trene benzeten film, gecelere karşı dikkatli olmamızı ve hatta beladan uzak durmamızı ortaya koyduğu hikâyeyle aktarmak için çabalıyor. Seyirciyi sıkmamak için dolambaçlı oyunlarla yapılan bazı hileler fazlasıyla dikkatimizi çekiyor, ama çok takılmıyoruz buna, bu yüzden önümüze konulanın özünü kavramaya çalışıyoruz, başta çok zor oluyor belki, ama bir kez alışınca devamı geliyor. Sonuçta bu eğlenebileceğimiz ya da rahatça seyredebileceğimiz bir film değil, didaktik hiç değil, film karakterlerin çarpık fikirlerini ve yaşantılarını aktaran bir kötülük aynası… Requiem for a Dream” filmi ile bağ kuran “Bir Gece” tıpkı orada olduğu gibi, inişe geçen karakterlerin iç dünyalarına, bir bakış atıyor. Yani onların dünyalarını bir kamera vizöründen gözetliyor.

Sonuç? “Bir Gece” karanlık sokakları, karanlık sahneleri zor anlatımı, bulanık ve hatta grenli görselleri ile seyircinin huzuruna çıkan ‘olmamış’ bir film. Filmi daha farklı bir şekilde görmeyi, her ne kadar arzu etsek de, şimdilik bu mümkün değil, umarız ileride daha verimli sonuçlar elde edilir. Eğer olur da yönetmen ikinci filmini çekerse, bakalım nasıl bir bakış açısına sahip olacağız. Umarız daha iyiye gider. 

twitter.com/Cine_Deseo