19.05.2019 07:50 | Son Güncelleme:

Geldikleri gibi giderler!

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu dört bir yandan işgal edildi. İtilaf Güçleri’nin savaş gemileri, İstanbul Boğazı’na girdi. Mustafa Kemal, düşman gemilerini görünce “Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı, geldikleri gibi giderler” dedi

1918 yılının sonbaharı geldiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşı sürdürecek gücü kalmadığı anlaşıldı. Birinci Dünya Savaşı içinde imparatorluk ağır yenilgiler almış ve artık bağımsız bir devlet olarak hayatını sürdürmesi bile zor hale gelmişti. Mondros Mütarekesi, Limni Adası’nda demirli İngiliz savaş gemisinde imzalandığında tarih 30 Ekim 1918 idi. Ardından da Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Savaşı’na sokan ve yenilginin baş sorumlusu olarak görülen Başkumandan Enver Paşa ile Talat Paşa ve Cemal Paşa, İstanbul’dan kaçacaktı. İtilaf Güçleri donanmasının savaş gemileri İstanbul’da varlığını gösterdiğinde tarih 18 Kasım 1918 idi. İstanbul; boğazı, koruları ve tarihi siluetiyle birlikte solgun yaprakların yere döküldüğü bir güz gününde tarifsiz bir kedere büründü. Filistin cephesinden yeni dönmüş olan Mustafa Kemal Paşa, derin bir azap içinde, “Hata ettim, İstanbul’a gelmemeli idim. Ne yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı, geldikleri gibi giderler” dedi.

‘Muvaffak olacağız’

Mustafa Kemal, 1918’in son ayları ile 1919’un ilk aylarında İstanbul’da yoğun temaslarda bulunarak, büyük bir sabır ve gizlilik içinde kurtuluş mücadelesinin alt yapısını hazırladı. Kibirli İngiliz generalleri, Çanakkale Savaşı’nda kendilerine mağlubiyetin utancını yaşatan Mustafa Kemal’in İstanbul’da bulunmasından rahatsızdı. İstanbul Hükümeti’ne, Mustafa Kemal’in Nusaybin’deki ordunun başına atanması için baskı yapıyorlardı. Ancak Mustafa Kemal, bu atamayı reddetti. Bunun üzerine aracı ve yaveri alınarak, ödeneği kesildi. Mustafa Kemal, 1919’un bahar günlerinde ustaca yürüttüğü temaslarla geniş yetkilere sahip bir makamın sahibi olarak Anadolu’ya geçmenin imkânını sağladı. 9. Ordu Müfettişliği’ne atanan Mustafa Kemal Paşa, artık İstanbul’dan bir an önce ayrılmak istiyordu. 14 Mayıs’ta Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Nişantaşı’ndaki konağındaki yemeğe davetliydi. Yemekte üç kişi vardı. Sadrazam, Mustafa Kemal ve Cevat Paşa. Mustafa Kemal, Damat Ferit’in son anda Anadolu’ya geçmesine bir engel çıkarması endişesi içindeydi. Görevini, yemekten sonra harita üzerinde izah ederken oldukça temkinliydi. Mustafa Kemal ile Cevat Paşa, akşam konaktan birlikte ayrıldı. Sokakta yürürken aralarında şu diyalog geçti:

- Bir şey mi yapacaksın Kemal?

- Evet Paşam, bir şey yapacağım.

- Allah muvaffak etsin.

- Mutlaka muvaffak olacağız.

İzmir işgal altında

Samsun’a hareketin günü 16 Mayıs olarak kararlaştırılmıştı. 15 Mayıs 1919 Mustafa Kemal’in, yolculuk öncesi Padişah ile bakanlara protokol gereği veda ziyaretinde bulunacağı gündü. Aynı gün İzmir’de ise bir kâbus başlıyordu. Yunan birlikleri, 15 Mayıs 1919’da İzmir rıhtımına İngiliz, Amerikan ve Fransız savaş gemilerinin koruması altına çıktı. İşgal, Yunan 5. Piyade Alayı’nın Alsancak, Efzon Alayı’nın da Pasaport iskelelerine çıkışıyla başladı. İşgalle birlikte direnişin de tohumları serpildi. Heyecanını zapt edemeyen Hasan Tahsin işgale ilk kurşunu, Sarı Kışla önünde Efzun Alayı’nın bayraktarına sıktı.

‘Rahatımız için memleketi veriyoruz’

İzmir’de işgalin yaşandığı saatlerde Mustafa Kemal, İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda Padişah Vahdettin tarafından kabul edildi. Genç Paşa, bu kabul öncesinde Babıali’ye giderek bakanlara veda ziyaretinde bulundu. Atatürk, Feridun Kandemir’in kitabında yer alan bilgiye göre, o günü şöyle anlatacaktı: “Veda etmek üzere Erkan-ı Harbiye’i Umumiye riyasetine gittim. Reislik bürosundayım. Fevzi Paşa’nın yerine Cevat Paşa tayin olunmuştur. Tam o gün Fevzi Paşa’dan vazifesini devir alacakmış. Bu suretle her ikisiyle de buluşmuş oluyorum. Masa üzerinde bir harita vardı. Fevzi Paşa’nın gözlerinden, yüzünden ve tavrından çok dolgun olduğunu anlıyordum. Cevat Paşa’nın ne düşündüğünü bir gece evvelki Sadaret konağındaki Damat Ferit Paşa ile buluşmamızdan biliyordum. Fevzi Paşa’ya dedim ki, ‘Paşam vaziyeti nasıl mütalaa ediyorsunuz?’. Gök gürler gibi bağırarak sağ elinin şahadet parmağıyla İstanbul noktasını göstererek: ‘Buradaki rahatımızı feda etmemek için koskoca memleketi veriyoruz. Bu ne haldir?’ İçimden sevindim ve ferahladım. Cevat Paşa da; ‘Öyle oluyor’ der gibi bakıyordu. Şunu söyledim: ‘Hakikat sizin dediklerinizdir. Ben bunu ispat etmek için Anadolu’ya gidiyorum. Yalnız sizlerden bir şey bekliyorum bana yardım edeceksiniz.’ ‘Tabii evet’. Cevat Paşa’ya döndüm, ‘Bilhassa siz paşam. Asıl salahiyet makamında şimdi siz bulunuyorsunuz, beraber yürüyebilecek miyiz?’ ‘Elbette’. ‘O halde ilk iş olarak yirminci kolordunun yürüyerek Ankara’ya hareket etmelerini emir buyurunuz.’ ‘Emir vereceğim’ dedi. ‘Sonra sizinle şahsen muhabere edebilmek üzere hususi bir şifre isterim.’ ‘Şimdi’ dedi, zile bastı, lazım gelenlere söyleyerek bana bunu temin etti.

‘Nazırlara ibretle baktım’

Başka ziyaretlerde de bulunmak lazımdı. Harbiye Nazırı’nı, Sadrıazam’ı, Dahiliye Nazırı’nı aradım. Hiç biri makamında yoktu. En kestirmesi Babıali’ye gidip kendilerine haber vermekti. Beni Sadaret (Başbakanlık) bekleme salonuna aldılar. Geldiğimi duyan bazı nazırların heyecanlı heyecanlı salona geldiklerini görerek şaşırdım. Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey beni meraktan kurtardı: ‘Allah Allah ne küstahlık. İşittiniz mi, Yunanlılar İzmir’e çıkıyor.’ Nazırların telaşı karşısında ağlamak mı gülmek mi lazımdı? Kendimi tutuyorum. Fakat bu olupbitti karşısında ben ‘Allah Allah’ demekten başka bir şey düşünmeyen nazırlara ibretle bakıyorum. ‘Ne yapmayı tasavvur ediyorsunuz?’ diye sordum. ‘Protesto edeceğiz’ cevabını verdiler. Bir protesto ile Yunanlıların İzmir’den geri gideceklerine ihtimal veriyor musunuz?’ Yüzüme baktılar. ‘Fakat başka ne yapabiliriz?’ ‘Daha kati tedbirler düşünülebilir.’ ‘Ne gibi?’ Mehmet Ali Bey cevap verdi. ‘Öyle hareketlere kalkarsak bize ne yaparlar bilir misiniz?’ ‘Tabii kalkar benim yanıma gelirsiniz’ diyemedim. Avni Paşa’nın elini tuttum. ‘Bizi Anadolu’ya götürecek vapur hazır değil mi?’ ‘Çoktan tertip etmiştim Bandırma Vapuru emrinizdedir.’ ‘Doğrudan doğruya vapur kaptanına emir verebilir miyim?’ ‘Hay hay’ dedi. Yaverime seslendim. ‘Paşa Hazretlerinin emirleri var, not ediniz.’ Yaverim kurşun kalemiyle Bandırma Vapuru kaptanına bir emir yazdı. İmza edilmek üzere Avni Paşa uzattı. Damat Ferit kabinesini bu perişanlık içinde bırakarak zatı şahaneyi ziyaret etmek üzere Babıali’den ayrıldım.”

Bu habere ifade bırak
  • 2Mutluyum
  • 0Şaşkınım
  • 0Kararsızım
  • 0Kızgınım
  • 0Üzgünüm
Toplam Oy2