Edebiyat aşığı iseniz size güzel bir önerimiz var: Mizahi süslemelerle dolu “Gemma Bovery” filmini izlemeden geçmeyin, çünkü izlediğiniz zaman güzel yerlere doğru sürükleneceksiniz, hem de hiç tatmadığınız bir şekilde… Yüreğinin anahtarını bize teslim eden yönetmen Anne Fontaine, kendimizi film karelerine kitlemenizi arzu ediyor, anahtara sahip oluşumuzun nedeni de bu zaten! Sıradan Fransız filmlerinin çok ötesinde olan “Gemma Bovery”, zekice işlenmiş diyaloglarıyla dört başı mamur bir film olduğunu gösterip, izleyenlerin onu tatlı niyetine tüketmesine olanak sağlıyor. Güzel bir karakter dramı ile ağını ören film, özellikle final sahnesiyle izleyenleri heyecanlandıracak, çünkü film başladığı noktada sona eriyor.

İronik edebi taşlamalarla, romanlardaki fantezilerin hayatımıza su misali akacağını ve bazı özel durumlarda onların gerçekleşeceğini anlatan “Gemma Bovery”, Madam Bovery romanına takıntılı yaşlı bir adamın, yanına taşınan komşusunu Bovery’ye benzetiyor oluşunu konu alarak, klasik eserlere atıfta bulunuyor. Örnek: “Anna Karenina”

Sürekli kendi kendine konuşan ve iç sesine odaklanan yaşlı adam, yaptığı esprilerle gülmekten kırıp döküyor. Yaşlı adam sanki gözlemci bir yönetmen gibi, çekeceği filmi tasarlamaya çalışıyor, zaten film onun etrafında dönüyor. Gözetleme tekniğini kullanan film, içerik olarak aslında Madam Bovery romanını tersten işliyor. Açıkça ifade etmek gerekirse; Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, realizm akımının ilk ve en önemli örneklerinden olduğunu burada sizlerle paylaşıyoruz. Önemli bir parantez açalım: bu roman belli bir süre sonra Boverizm akımını doğurmuştur. Boverizm; psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlıktır ve bunu filmde de vurgulu bir biçimde işleniyor. Fransız filmlerindeki estetik dokuyu koruyan film, açıkçası seyirciyi güldürmeyi hedeflemiyor, ancak hikâyedeki ironi seyircinin hemen hemen her sahnede gülmesine neden oluyor. İngilizler ve Fransızları bir araya getiren film, onların arasındaki ince ayrıma odaklanarak, geçmişte yaşadıkları sorunları ortaya döküyor ve bunu da komedi ile birleştiriyor.

BAŞ DÖNDÜREN SAHNELER VE ETKİLEYİCİ DİYALOGLAR

Filmde mimikler, bakışlar, arzular, hayal gücü, ihtiras, aşk ve tutku ön planda olduğu için, karakterler bu ayrıntılara göre şekilleniyorlar ve en önemlisi de hikâyenin estetik dili… Madam Bovery romanının günümüze, farklı karakterlerle uyarlanmış halini perdeye yaftalayan film, hem edebiyat eleştirisi yapıyor, hem de edebiyata karşı bilinçlendiriyor bizi. Paralel görüşlerle seyirciyi tuzağa düşüren film, karakterlerin karanlık ve aydınlık tarafları arasında gidip gelerek hikâyeyi derinleştiriyor, bu da karakterleri tanımamıza vesile oluyor, sanki onların bir parçası haline geliyoruz.

Yalnız filmde öyle bir kadın karakter var ki, tüm adamlar onun peşinden koşuyorlar, çünkü kendisi tipik bir İngiliz kadını değil, üstelik Fransızca’yı da fena konuşmuyor. Kadın resmen çevresindeki erkekleri parmağında oynatıyor, sebebi de bundan zevk alıyor oluşu. Güçlü bir kadın karakter yaratma konusunda, usta olan kadın yönetmen Anne Fontaine her nedense kadın karakteri merkeze koyarak, diğer karakterlerin ondan beslenmelerine vesile oluyor. Sürprizlerle dolu olan film, ayrıca şehirli Fransızlarla taşrada yaşayan Fransızlar arasında büyük bir uçurum olduğunu da gözümüze sokmadan edemiyor, bu filme zaman zaman zarar verse de, karakterlerin yaşadıkları çatışma bize Woody Allen’in filmlerini anımsatıyor. Olay örgüsünü doğru kuran yönetmen, lirik ve şiirsel diyaloglarıyla izleyenlerin başını döndürüyor. Peki, sadece başını mı döndürüyor? Görselliğe oldukça önem veren yönetmen, görsel sahnelerle seyircinin algısını farklı yöne çekerek, edebi dünyada kaybolmaları için özel bir yol açıyor sanki… Fransız filmlerinin mantığından sapmadan, yolunda ilerleyen film, bizi bir konuda şaşırtıyor, o da şu: genelde Fransız filmlerinin sonu muallak olur, lakin Fontaine sonunu seyirciye bırakmak istememiş, bu nedenle kendisini tebrik ediyor ve ayakta alkışlıyoruz. Önemli bir ayrıntıyı da paylaşmadan geçmek olmaz. Edebiyatı sevmeyenler için baştan biraz ağır geleceğini düşündüğümüz film, ilerleyen sahnelerde daha rahat ilerliyor ve o sahneler hiç sona ermesin istiyorsunuz. Filmle özdeşleşmek böyle bir şey olsa gerek!

Sonuç? Usta yönetmen François Ozon’un “Dans La Maison” filminde oynayan Fabrice Luchini’yi kral koltuğuna oturtan yönetmen Fontaine, çok doğru bir tercih veriyor, çünkü Fabrice’nin rolüne olan bağlılığı gerçekten takdire şayan… Manalı bakışlar, imali ve baştan çıkarıcı sözler, heyecan, entrika ve yeni arayışlarla hareketlenen film, hayatın bazen bir romandan farksız olduğunu dile getirerek, romanlarda yazılanlara kulak vermemizi istiyor. Hayat gerçekten de romanlar kadar macera dolu, eğer ki onu istediğiniz gibi yaşıyorsanız sorun yok ama yaşamıyorum diyorsanız da o vakit sonunuz filmdeki kadın karakter gibi olabilir. Roman satırlarından sıpır şıpır damlayan anlamlı sözcükler eşliğinde bambaşka bir dünyanın kapıları size açılıyor, ve o dünya sizin bilinçaltınızın güzel bir yansıması. Buraya kadar her şey iyi hoş da, şunu sormadan edemiyoruz: sizce koskoca bir hayat romanlara sığar mı? Sığacağı kadar sığar, geriye kalanını da yaşayarak tamamlarız. Filmde bize bunu tamamlatan yönetmen, romanları keşfettikçe onların pek de gerçeklerden farkı olmadığını açıklıyor. İstanbul Film Festivalinde gösterilen bu filmi vizyonda mutlaka seyredin.

http://www.sinearzu.com/

twitter.com/Cine_Deseo

arzu.cevikalp@yahoo.es